NESKAFE BİLE ÜÇÜ BİR ARADA AMA SEN YALNIZSIN

9 May, 2006

Yıldızsız gece, balkonsuz ev gibi yalnızlık. Yok lugatlarda da şöyle kallavi bir tanımı. İnsana kendinden gayrısı ziyadesiyle üvey. Hatta kendi bile angarya; ama yine de özlüyor işte başka şeyler… Bırak başka bir insanı, kendi muhitindeki ufacık bir eşyayla bile bir münasebeti olsun, ona yalnız olduğunu hissettirmesin istiyor. Bu yüzden çok önem veriyor, bir kaleme, bir kül tablasına, bir bibloya, bir anahtarlığa… Şarkılar da yetmiyor şiirler de, her durumda aşk tesellisi insanın. Aşk ise en büyük yalnızlık.

Salt filmlerde mi olur dersiniz, pencere kenarı mahzunluğu. Sanmam. Cam kenarı can kenarıdır. Herkes biraz hüzünlenir yağmur yağdığında, “ben mi ağladım bu yağmuru” der belki. Düşen her damla ömürden geçmiş her an değil midir? Bakıp bakıp dalmaz mı? Cam kenarına/can kenarına oturup neleri beklediniz yıllar boyu? Gelenler miydi gideni aratan yoksa gidenler mi getirdi başkalarını? Hep beklemek…

Yalnızlığın dibine vurmak, nikah kıymak yalnızlıkla, zor şeyler… Hüzün tanrısının kutsal kitabı yalnızlık. Manastırınıza çekilip hatmediyorsunuz onu. “Ya tanrı yoksa” korkusu da fena bu durumda.

Ne sarı laleler alıyorlar çiçek pazarından ne de kalkan alan var size balık pazarından. Kameralı son model cep telefonunuza yalnızca operatörden mesajlar geliyor. Şarkıdaki gibi “doğumgününde bile iyi ki doğdun” demiyor kimseler, lakin unutmuyor her ay faturasını ödediğin telefon operatörün, geliyor doğum günü mesajı: kuru, soğuk, sinir bozucu.

Duvarlar üstüne üstüne gelince, sıkınca boğazını evham dolu düşünceler, dışarı atıyorsun kendini, kurtuluş umuduyla. Sokaklar, yollar, insanlar yabancı. Yüzeysel ilişkiler, boş laflar… Ait olamama duygusunun, yalnızlığın ekürisi olup beynine balyozlar indirmesi…

Tablo kötü, çirkin bir resim bu. Çizen de Tanrı falan değil insanın ta kendisi. Kendi kendine parmaklılar koyup, ardına atan başkası değil. işte bunun adı yalnızlık. Hastalık belki. Çağımızın hastalığı. Pek çok kimse zamanlarının büyük bir kısmını onlarca insanla geçiriyorlar, telefonları susmuyor hiç. Sanmayın bunlar yalnız değil, yalnızlığın dibine vurmuş bunlar, boğulacaklar. Hep bu yapılanlar, telefonlar, konuşmalar, gülmeler, sinemalar, konserler, tatiller, kaçışlar, sevgililer, metresler, ihanetler yalnızlıklarını unutmak için. Kaçıyorlar kendilerinden, kendileriyle başbaşa kalmaktan korkuyorlar, kafa dinlememeleri lazım yoğun olmalılar, kendilerinden ne kadar kaçarlarsa o kadar mutlular. İşin aslı mutlu gibiler, mutlu olduklarını sanıyorlar. Kendini kandırmanın dayanılmaz hafifliği. Ya o hafifliğin ağırlığı?

Soyut kavramların üzerine bir de duygusallık sosu eklenmişse tanımlamak o derece güçleşir. Karışır birbirine kelimeler, girift bir hâl alır. Sekse, çok aşk dendiğini duydum mesela, ha bozuntuya vermedim o ayrı. Yalnızlık da böyle. İki yalnızlık bilirim ben. Yukardaki biri, ömrünün sonunda aferin dercesine bir kırmızı kurdela takar gibi pişmanlıklar takar yüreğine. Bir de yalınlığını unutmayan yalnızlık vardır, insanın içine gidiş – dönüş seferleri düzenleyen yalnızlık. Ne kadar kendine gidersen, o kadar dürüstsün. O kadar güzel yalnızlık bu işte.

Hayır, yalnız falan değilim, yalnızlık arıyorum aksine, temiz, saf, katıksız, steril, sek bir yalnızlık… Hani şu ikincisinden. Var mı elinizde şöyle iyisinden, bayandan temiz filân? Güzeldir yalnızlık; neskafeyi de şekersiz ve kremasız içerim çünkü ben.

*başlık için merve’ye teşekkürler..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: