düşündüm, taşındım
17 December, 2006
( sur-gunluk.blogspot.com )
pisuvar
17 December, 2006
Enis Batur‘un hazırladığı bir kitap vardı: Modernizm’in Serüveni.
Modernite üzerine yazılmış makalelerin çevirisinden olşuyordu. İçeriğinden çok kitabın kapağı hoşuma gitmişti. Kapakta ne mi vardı? Pisuvar!
İşte modernizm dedikleri şey buydu galiba diye düşünmüştüm.
Modern dünyanın nimetleri varsa- ki mutlaka var, bunların başında işbu pisuvarlar gelir.
Ne güzel bir icattır o değil mi?
Rahat rahat işersiniz, işerken tefekkür eylersiniz.
İlk kızlar tuvaletine girişim ‘pisuvar var mı acaba?’ merakındandır.
Evime yaptırmayı düşündüm, hâlâ da düşünüyorum, bi arkadaşım çok pahalıya patlar dedi, olsun bir gün çok param olacak elbet.
kişilik oturtması
16 December, 2006
Kişiliği cuk oturmuş insanların diğer zavallı, aciz insanlar üzerinde yorumlar buyurken sarfettikleri cümledir: kişiliği oturmamış.
Saçmalık!
Yahu kişiliği oturmamış ne demektir? Patlıcan mı ki bu oturtacaksın? Yahut ayakta kaldın abi buyur deyip bünyeye mi alacaksın o kişilik denen mefhumu?
Küçükken sanırdım ki büyükler her şeyi biliyor. Sonra anladım, onların da bir şey bildiği yok. Bilgi de işe yaramıyor zaten. Külfet, yük insanın üzerinde.
Bu insanlar kişiliklerini oturtmuşlar, her şeyi biliyorlar da diğerleri hakkında ahkam kesiyorlar. Yahu bir kere söylediğin pek matah bir şey değil ki. Kelimelerin üzerine düşünelim: kişiliği oturmamış; yani kişilik bir giysi gibi, pantolon gibi, ceket gibi üzerine tam olmalı; alıp giymelisin, hazır yani, sipariş. Sana ait bir şey değil. Vitrindeki kişiliklerden birini alıp üzerine giyeceksin yoksa kişiliksiz olursun, kişiliği oturmamış insan olursun.
İlla onlar gibi dogmatik olmalısın, bugün başka düşünüp ertesi gün farklı düşünürsen kişiliğin oturmamış demektir. Bir insan 20 yaşına geldi mi her şeyi çözüp bitirmelidir, bir kişilik seçmelidir kendine. Siktir lan dersem bana da kişiliği oturmamış etiketi vururlar mı?
Velhasıl bu lafı sevmiyorum, kişilik öyle oturacak bir şey değildir efendim; insan ömrünün sonuna kadar sürekli değişiyor. Beyazlarımız kararmıyor mu zamanla, doğru bildiklerimiz yalanlanmıyor mu? Kişilik biçmek ne haddimize, körü körüne hevesler peşinde koşmak, aman ne derler diye hareket etmek hangi aklın kârı?
a) kadın – b) adam
15 December, 2006
“A adam” yok, ama “be adam” var ve dahi günlük hayatta bolca kullanımda.
Bunun yanında “be kadın” da yok “a kadın” var; bakınız buradan derin sosyolojik tahlillere ulaşılabilir.
Şimdi bunu hayal içinde kullanalım:
Radyo ayarıyla uğraşırken yeşilin yandığını görmeyen adama arkadan bir kadın seslenmektedir:
- Yürüsene be adam
Adam tamamen istemdışı olarak şu yanıtı veriyor:
- Sussana a kadin
Bakınız gördünüz değil mi, nerede a, nerede be kullanılıcağı bilinçaltımıza kodlanmış.
Şarkılara bakalım efendim: Gülşen, be adam diyor; Gökhan Kırdar, a kadin..
kayıp|
12 December, 2006
Aşık olmak, birini bulup kendini kaybetmektir demiştim bi’ keresinde; sonra bi’ arkadaşım “birini bulup kendini kaydetmek” de olabilir demişti..
Birini bulmadan kendini kaybedersen aşkla bi’ ilgisi var mıdır?
mucizeler
10 December, 2006
Mucize nedir?
Herkesin inandığı yalanların dışındaki gerçek.
Yahut; herkesin inandığı gerçeklerin dışında bir gerçek.
Gerçek nedir?
Herkesin inandığı yalanlar..
Her şeyin bir inanç meselesi olduğunu sanıyorum. Geçen gün bir dostumla tartıştık; o benimle aynı fikirde değil. Bilimsel bakıyor olaylara, bense “bilimi saçma buluyorum” diyorum. Daha çok tartışıyoruz.
Münazaralı bilirsiniz/hatırlarsınız. Orada “su sıvı değildir” tezini savunanlar bile kazanmıştır değil mi?
O halde mesele yalnızca inanmak ve inandırmaktır. Eminim, şu bilgisayarın varlığına inanmasam, onun yokluğuna tüm varlığımla inansam yok olacak.
Size de mi saçma geldi, bahsettiğim dostum gibi düşünüyorsunuz o zaman.
Aşk Bütün Kötülüklerin Anasıdır
10 December, 2006
GİRİZGÂH
Anadolu Rockçuyduk o zamanlar. Haluk Levent’in her şarkısını ezbere bilir, Murat Kekilli’yi undergraund kahramanımız ilan eder, daha henüz yeni yetme bir şarkıcı olan Şebnem Ferah’ın Kadın albümünü çok sert bulurduk. Düş Sokağı Sakinleri’ni pek anlıyamıyorduk ama Sevdan Bir Ateş şarkısı bizim için oldukça duygusaldı; Ayna ise bir rock grubuydu elbette. Akranlarımız arasında keçeyi sudan çıkarmış tayfadan olanlar orijinal Megadeth albümleri alırlardı; biz Megadeth’i Musicbox’larda bile bulamazdık; belki de bu yüzden Anadolu Rockçuyduk biz.
Gençlik enerjisi bizi daha sert müzikler peşine düşürse de içimizdeki arabesk arzusu bastırılamazdı. Ki ben bunu inkar etmez, arabesk dinlemekten utanmaz, utanmamız gerektiğini söylerdim. Ferdi Tayfur’un eski kasetlerini dinlerdik gizlice ama sohbetlerimiz hep Haluk Levent, Şebnem Ferah üzerineydi. Aslında bunlar bile prim yapmıyordu kızlı-erkekli ergenlik sivilceleri ve ergenlik dürtüleri derdinde olan gençlik ortamlarında. Aşka Özlem adında bir grup vardı mesela hatırımda kalan; sonra üstte de dediğim gibi Murat Kekilli henüz bilinmiyordu —ki biz de onu ‘Murat Ve Yolcular’ adıyla tanıyorduk. Sonra yine Kurban yeni çıkmıştı sanırım. Mor ve Ötesi’ni de bilirdik ama kendimize uzak bulurduk; ne de olsa biz Anadolu Rockçuyduk. Eko TV vardı, onu izlerdik.
Tüm bunlara rağmen dediğim gibi arabeski de inkar edemezdik; Ferdi Tayfur ve Orhan Gencebay hepimizin gizli sığınaklarıydı. Mahsun-Özcan Deniz-Alişan üçlüsü yeni piyasaya çıkmıştı. Ben Mahsun Kırmızıgül’ü ‘Ağlama Sen’ şarkısıyla sevmiştim zaten. Sonra bir gün bir arkadaşım bir kaset verdi. Mahsun Kırmızıgül’ün. Kaset kapağında Mahsun çıplaktı ve kucağında bir bebek vardı. Kasetin adını tam anımsayamıyorum ama ‘özgürlük, insanlık, kardeşlik’ gibi laflarla alakalı bir şeydi; ki zaten malumunuz ‘hepimiz kardeşiz’ felsefesinin kurucusudur Mahsun Kırmızıgül.
Uzatmayım, işte ben bu itali duruşlu, acı geçmişli bağrı yanık delikanlının o kasetini dnlemeye koyuldum. Bazı şarkılar hoştu; ama ne de olsa Anadolu Rockçuyduk ve böyle arabesk hezeyanlarla zaman geçirmek bize yakışmazdı. Yine de hatırımda tek bir şarkı kaldı: Ellerin Kadınısın. Bu şarkı diğerlerinden farklıydı; zira saf arabeskti.
Aradan yıllar geçti. Murat Kekilli Reha Muhtar’la Show Haber’e çıktı; Düş Sokağı Sakinleri dağıldı; kasetler CD’ye döndü, internetle birlikte MP^yaygınlaştı. Biz de dünya müziğine açıldık haliyle. Şebnem Ferah’ın Kadın albümü neydi ki, Megadeth, Opeth, Slayer, ozzy osborne, aerosmith gibi isimlerle ‘sert’in ne olduğunu gördük. (Arada bir yerlerde Pentagram/Mezar Kabul de olacak ama nereye sokuşturağımı bilemedim.)
Pink Floyd ve Nirvana farklıydı ama. Bu iki grup hem moda tabirle ‘kült’ idi hem de yaptıkları/yapmış oldukları müzik oldukça farklı ve çekici geliyordu.
MEVZU
Mahsun Kırmızıgül’ün yeni albüm çıkardığını Beyaz Show’da öğrenim. İnternet marifetiyle şarkılara ulaşmam zor olmadı. Albümdeki şarkılar arasınd ‘Ellerin Kadınısın’ı görünce nasıl sevindim, anlatamam. Sevincim bir anda şüpheye dönüştü; ‘ulan’ dedim, ‘şimdi güzelim şarkıyı berbat bir altyapıyla mahvetmişlerdir, poplaştırmışlardır’. Gelgelelim öyle olmadı, şarkı 10 yıl önceki haliyle albüme konulmuş, hiç dokunulmamıştı.
“kapattım bu aşkın sayfalarını/düşürdüm dilimden senin adını/kalbime kitledim hatıraları/ellerin kadınısın seni sevemem
bir utanç duvarıdır hayatta yerin/çekmekle ödenmez günahın senin/kalbin bendeyse de bedenin elin/ellerin kadınısın seni sevemem
görsen bile beni sakın tanıma/çevir yüzünü git kendi yoluna/arkamdan ağlarsan acımamsana/ellerin kadınısın seni sevemem
bir heves uğruna kendini yaktın/dönüşü olmayan yollara saptın/sen beni allahsız bir kula sattın/ellerin kadınısın seni sevemem”
Nirvana’nın Dumb’dan sonra en sevdiğim şarkısı Where Did You Sleep Last Night’dır. Ellerin Kadınısın’ı yeniden dinleyince aklıma bu şarkı geldi.
“my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
my girl, my girl, where will you go/i’m going where the cold wind blows/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
the husband was a hard working man/just about a mile from here./his head was found in a driving wheel/but his body never was found./my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night
in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through/my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through/my girl, my girl, where will you go/‘m going where the cold wind blows/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through”
Emre Aydın diye bir çocuk çıktı, ortalığı kasıp kavuruyor tabir-i caizse. Altıncı Cadde’den biliriz kendisini, iyi yorumcu, güzel de beste yapıyor. Onun da albümünde üstte imlediğim parçalarla beraber düşünülebilecek bir şarkı dikkatimi çekti: Kim Dokunduysa Sana Ona Git.
“yapma, dokunma/kim dokunduysa sana.. ona git/nerde unuttuysan beni.. orda kal/ezdirmem kendimi sana
‘yaptım çünkü aşık oldum’ deme, konuşma/ona öyle demezler buralarda/alem inansa sözüne ben inanmam/beş para eder mi varlığın?/ki yokluğun beni acıtsın/alem eğilsin önünde , ben eğilmem/yapma , dokunma/kim dokunduysa sana.. ona git/nerde unuttuysan beni.. orda kal/ezdirmem kendimi sana
sen öğrettin bana ağlamayı/başıma yastık basıp hıçkırmayı/alem affetse seni ben affetmem/onlar gibi değilim ben/adam olmadı hala benden/adam kölen olsun senin, ben olmam”
NETİCE
Ulan hem yazı çok uzadı, siz okumuyorsunuz öyle olunca; hem de başım ağrıyor, canım sıkkın; bu yüzden tutup da uzun uzun tahliller yapabilecek, harikulade bir sonuca ulaşabilecek durumda değilim. Buyrun size üç ayrı şarkı. Üç ayrı ama nerdeyse üç aynı şarkı. İkisi yerli biri yabancı. Yerli parçalar da ayrı kesimleri temsil ediyor. Yabancı olansa bizim dışımızdaki kültürü. Üç şarkıda da tek bir şey var, kelimelerin, melodilerin ardında: aşk ve paylaşamamak! Mahsun ağabeyimiz ‘ellerin kadınısın seni sevemem’ dese de yine de anlıyoruz ki kadına vurgun, hâlâ seviyor; Kurt Cobain biraz rahat takılıyormuş izlenimi veriyor, ‘kadınımsın benimsin, dün gece nerde, kiminle olsan da’ falan demeye getiriyor, lakin onun içinde bir sızı var, ki adam bu sebepten intihar etmedi mi? Belki. Emre Aydın, bağırıyor, ‘dokunma bana, kim dokunduysa sana ona git’ diyor ama şarkı değil film olsa bir sonraki sahnede tam gidecekken kolundan tutup çekecek, ya da sessisce ‘gitme’ diyecek.
Hasılı aşk belalı şey azizim, aşk bütün kötülüklerin anası. (aha bunu da başlık yapayım lan, güzel olur.)
masa*
9 December, 2006
Eşyayla olan münasebetimi layıkıyla tayin edebilmiş değilim. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır; eşyayla/eşyalarıyla duygusal bir bağ kurarlar. “Bu saat babamdan hatıra, manevi değeri çok büyüktür.”, “Bu benim uğurlu bardağımdır.”, “Kitaplarıma değil bir çizik sayfalarının kenarlarının bile kıvrışmasına tahamülüm yoktur.” gibi cümleleri vardır bunların.
Hiçbir zaman böyle bağlarım olmadı. Kendimden gayrısını pek sahiplenemediğim gibi, eşyayı da sahiplenemedim. Amma ve lakin, ve fakat hatta cansız varlıkları çok sevdim. İnsanlardan çok sevdim mi, düşünmem lazım. Evet, bazı insanlardan daha çok sevmişimdir mesela şu masayı. Yine dostlarım bilirler, hayvanları sevmem, daha doğrusu hayvanlar benim için bir anlam ifade etmezler, kedi – köpek gördüğümde bir his olursa içimde o da tekmeleme arzusudur. Fakat yapmam bunu da, hiç bulaşmam.
Bir kaleme, sandalyeye, lambaya, kitaplara, cüzdanıma, yatağıma, askılarıma, sehpalarıma… hayvanlardan ve dediğim gibi bazı insanlardan çk daha fazla değer veriyorum. Elimin altındaki hiçbir eşyayı, cansız olarak düşünmedim. Onların da geçmişleri, hafızaları olduğuna inandım. Çay bahçesindeki sandalyelerle, taburelerle evimdeki sandalyeyi karşılaştırdım. Acaba dedim, şu tabure burada çok sıkılmış mıdır, acaba benimle eve gelmek ister mi?
Zaman zaman cinsiyet de atfederim çevremdeki eşyalara. Misal benim için masalar dişidir. Öyle düşündüm hep, aksi aklıma bile gelmedi. Enis Batur da benimle aynı fikirde, o da masasına önem veriyor ve onun dişi bir varlık olduğunu söylüyor.
İyi bir fransızcam olsaydı yahut birazcık araştırma yapmaktan kaçınmayacak kadar tembel olmasaydım; fransızca da masa kelimesinin ‘dişi’ olup olmadığını üzerine de konuşurduk.
Masa dişidir, güzel bir kadındır. Çünkü girerim içine, yavaşça, alır beni. Sıcaklığı vardır, heyecanı vardır. Sonra tenine, dokunurum; üzerinde yazı yazarım, bir şeyler okurum. Bir dölleme söz konusudur, ve masa doğurgandır; masa başından kalktığımda bir şeyler çıkmıştır ortaya. Yazılmış, çizilmiş, okunmuş şeyler vardır.
Bu dediklerim yazı masası üzerine. Bilirsiniz başka masalar da vardır; yazı masasıyla birlikte en çok kullanılanlar, belki de bazıları için tek masa, yemek masaları vardır. Yerde yemek yemenin daha sağlıklı olduğu söylenir, kültürümüzce de kaynaştırıcı, islami açıdansa sünnettir. Fakat yine de rahatlığını ister herkes, masada yemek asalettir, rahatlıktır.
İnsanın kendine ait bir masası olmalı dostlarım. Masa başı işleri sevmem bu yüzden. Zira o masa senin değildir ki, mesai süresince bir aldatmaca yaşarsınız. Yine girersin içine, dokunur vs. filan ama; metres gibidir o, sürekli seninle değildir, sürekli olamayacaktır.
İnsafsız masalar da vardır, ameliyat masaları. Yatıp da kalkamamak vardır.
Bakınız dedim ya, masalar dişidir diye. Hanımların affına sığınarak biraz daha didiklemek istiyorum mevzuyu. “Kıçı yere yakın olan kızdan korkacaksın.” lafını duyanlarınız olmuştur. Gerçekte öyle midir, bilemem. Bilsem de böyle bir yorum yapamam. Fiskos masalarını vardır ya, işte bunların kıçı yere yakındır. Fiskos masalarından korkulmalı mıdır? Adı üstünde fiskos! Ufacık tefeciktir, hemen koltuğun kenarında durur, içten pazarlıklı bir havası vardır. Üzerinde kahveler, çaylar içilip gizli gizli dedikodular yapılır. Yerin kulağı vardır derler, yere lafı ileten bu ufak tefek fiskos masası belki de.
Nikah masası benim için çok bilinen bir şarkıdan daha fazla anlam ifade etmektedir. Büyüktür, devasa bir görünümü vardır. Haşmetlidir. Üzerinde parlak örtüler vardır, yani süslüdür de. İşte tüm bu halleriyle, olgun bir kadına benzer o. Olgun bir kadındır ve gençlerin izdivaçlarına vesile olur.
Bilardo masası, fahişedir. Aptal bir fahişe. Üzerinde o kadar oyunlar oynanır, önemsemez, keyif almaya bakar. Kumar masası, onun çok daha kurnazıdır. İnsanları iyice çeker içine, sonra birbirine düşürür. Belalı bir fahişedir, kumar masası.
Toplantı masası kimseye yüz vermez; ütü masası fedakardır; ve daha türlü türlü masalar. Benim için yazı masası ve yemek masası önemlidir.
*”şeyler” adlı çalışmadan
kuyu
5 December, 2006
Bilimsel araştırmalara göre yeryüzündeki bütün sesler, dünyanın varoluşundan bu yana bütün sesler, atmosferde birikiyormuş; yok olup gitmiyormuş yani.
İnsan da evrenin bir küçük örneği belki. Belki bizim de içimizde bir atmosfer var ve anne karnındayken, hatta daha da evvelinden bu yana ne duyduysak içimizde hapsoluyor. Sonra da buna bilinçaltı diyoruz galiba. Kuyu gibi bi’ şey.
!
4 December, 2006
Kişisel kalkınma planım içimdeki meclisten güven oyu alamadı.
Bunun üzerine sabrı taşan ordum iktidarımı devirdi.
Darbe oldu.
Yeni bir yönetim kurdu bilincim.
Anayasam değişti.
Sıra uygulamada.
Aptal bürokratlar, kadrolaşma falan olmamalı!