hiç

29 November, 2006

şebnem ferah’ın şarkısı var ya, “sen hiç, hiç oldun mu?” diye bağırıyor.
var mı hiç, hiç olan?
**
içimde hiçbir şey yok! yalan! içim, hiç! bir şey de yok!
yalnızca hiç! içim de yok zaten!
**
dibe vurmak, hiç olmak, uyuyamak, yemek yiyememek, gülememek, ağlayamamak..
kötü şey.
hiç’lik kötü.
**
adamın biri kitabını yazmıştı, 2003 müydü sene? okudumdu: sadık yalsızuçanlar, hiç, YKY

(11.10.2006 tarihli bir zırva, kaydedilsin sadece)

nah işareti

28 November, 2006

işaretler sosyal hayatımızı düzenleyen çok ehemmiyetli şeylerdir.

nah işaretinin iki şekilde kullanımı vardır:
birincisi -ki benim de çok sevdiğim- sol el yumruk şekline sokulup serçe parmak yere paralel olacak şekilde tutulur, daha sonra sağ el tokat atacakmış gibi açılır ve pat diye sağ elin üzerine vurulur, bu sırada gevrek gevrek gülmek adettendir, lakin ben gülmemeyi tercih ederim. tercih meselesidir.

diğer kullanımı ise daha çok “alırsın işareti” olarak bilinir, bunun için sağ veyahut sol farketmez herhangi bir el yumruk yapılır fakat baş parmak işaret ve orta parmak arasına sıkıştırılır. hani bunu yapan yaşlı bi nine vardır da tabolaları vardır, hatırladın di mi? yok o mona lisa, yaşlı kadın diyorum. hah tamam hatırladın işte.

nah işareti gerektiği yerde kullanıldığında çok işe yarar ve unutulmamalı kullanılmalıdır da. gençlerde görüyoru şimdi batı’dan ithal ettikleri “fuck işareti”ni kullanıyorlar, orta parmağı yukarı kaldırıp karşındakine göstermek şeklinde yapılan bu hareketi tasvip etmiyorum ben şahsen, trafikte falan denk geliyor inip dövüyorum. hani nah işareti yapsa eyvallah abi hata ettim der geçerim ama fuck işareti hoş değil, bizden değil bi kere, sempatik değil.

ayrıca “nah işareti”, “fuck işaretine” en büyük farkı ses cikartma ozelligi ile atar, izliyoruz böyle filmlerde falan, abd’de kaldığım dönemde de gözlemledim, bu amerikan gençliği anlamsız sessiz kuru bir işaret yapıyolar.. ama bu başlıkta bahsedilen nah işareti müthiş bir ses efekti verir, daha bi anlamlıdır

senden önce.. senden sonra..

18 November, 2006

“yalnızım uçurum kıyısında
hayat ve ölüm arasında
tüm hayatım akıp geçiyor
ayaklarımın altında”*

hani o beraber izlediğimiz filmdeki gibi silemiyorum her şeyi, hani o beraber bağıra bağıra söylediğimiz şarkıdaki gibi “gelsin biri gitsin biri/sikicem gelmişi geçmişi” de diyemiyorum.

örgü kazaklar vardı ya eskiden, işte öyle söktük birbirimizi, dağınık ipleriz.. kediler oynuyor, farkında değiliz. tekrar alsak örsek, eskisi gibi olmaz biliyoruz.

derin yaraladık. yetmedi, sürekli kabuğunu kaldırdık. iz kaldı. biliyorsun.

senden önce.. senden sonra.. daha kaç vücut gerek bana, daha kaç bira, kaç sigara..
bak kötü şeyler hep.

yaşıyorum ama.

*teoman

Mevsim yazdı, ben sildim, o yazdı, ben sildim. O mevsimle aram bozuktur hep. Sonbahar geldi sonra ve bitti.

Üstüme gelme n’olur?

Denizin ortasındayım ve biliyor musun bir damla su yok! Ve bilmiyorsun boğuluyorum. Ve edepsiz aşklar..

‘Ağlama” dedim, ağladın. Yalnızlık beslemişsin, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişsin. Evinin başköşesine oturtmuş, tüm ipleri eline vermişsin. Almamışsın saatlerini geri, yaşamamışsın fazladan. Eksik kalmışsın. Ağlamışsın bol bol, hepimizin yerine.

Sonra birden kırıldı, bin parçaya bölündü. Cam desem değil vazo desem değil. Battı ama aykalarıma, kanattı. Ellerinle topladın sen, ellerini kanattın. Eğilince yere, göğsünden yıldızlar düştü.

Demiştim daha önce, profilden bakınca intiharı andırıyor yüzün. Ve kirpiklerinden süzülen bir şeyler var. Acı, nemli, siyah.

gitme lütfen!

İşte buydu birden kıran, bin parçaya bölen. Tam da buydu, içimi paramparça eden. Gitmeliydim.

Ah kuşlar! Kuşlar kanatlandılar. Kanat sesleri sağır etti kulaklarımızı.

Sus’tuk.

Eskittik sanki birbirimizi. Bilmem çiçek adlarını ben. Zaten sigarayı da filtresine kadar içiyorum, bir dikişte bitiriyorum içkileri, bir nefeste çekiyorum kokunu içime. Ama her kadın çiçek ister! İnceldiği yerden kopsun diye düşündün, biliyorum; incelsem kopmazdı, onu da biliyorum.

Seni sevmiyordum, biliyordun. Edip Cansever seni görmediyse, sana bir şiir yazmadıysa bu benim suçum değil.

Ellerini özledim ben, hani o küçük, hani beyaz, senin sevmediğin…

“Dost dost diye Nietzsche’sine sarıldım
Benim sadık filozofum Neyzen Tevfik’tir”

Derinine incelenmesi ve dahi irdelenmesi gereken garip bir gençlik var, sabahları “Ece Erken”, akşamları “Reha Muhtar ile ana haber” ve geceleri ise “malum noktalı” dizi ve programlar izleyerek büyümüş bir nesil…

Nietzsche’yi pek bir sevmektesiniz. Peki anladız mı Nietzsche’yi? Anlayabildiniz mi? Onun acılarına ortak oldunuz mu dersem, bana kızmak şöyle dursun çok seversiniz beni. Zira depresif takılıyoruz, melankoliğiz, şizofreniz, deliyiz, deli olmak ayıp değil onur.

Ne demiş amcamız: “bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.” İyi, hoş, çek çekmesine; lakin derdin nedir be paşam? Hemen hatırlatalım, neydi Nietzsche amcamızın derdi? Ah bu Lou Salomé denen kadın yok mu? Aşık etmiş koskoca filozofu kendine. (E’nin şekilli olduğuna bakıp Salomé’nin Fransız olduğunu düşünmeyin; çünkü o bir Rus.) Hikâyemizde bir de Nietzsche’nin arkadaşı vardır: Ree. Alsana bermuda aşk üçgeni. İki adam da Salomé’yi sevmektedir. Salomé ise ikisini de oynatmaktadır. Salomé’nin bu iki adamı önüne katıp kırbaçladığını sembolize eden fotoğrafı bir çoğunuz bilirsiniz.

Nietzsche’nin aşkı anskiyeteye dönüşür, evet anlar artık bu çoklu aşktan kendisine bir pay çıkmayacağını ve işte o zaman bu lafı eder: “bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.” Peki çekmiş midir? Hayır. Ne demişler? İntihar edeceğim diyen asla intihar edemez. Onun gibi belki de. Ama bunu yapmaması onun (Nietzsche’nin) karizmasından bir şeyler eksiltmiş midir? Asla! İşte biz buyuz? Karizma peşindeyiz. Sihirli kelimemiz bu: karizma. Karizmamız sarsılmasından da ne olursa olsun. Tecavüze uğrayan kız bile karizması ayaklar altına alınmasın diye “direnemedim, tadını çıkardım” der. (örnek çok uç ama n’apayım en kıt okuyucuya bile ulaşmak zorundayım, bunun için çarpıcı misaller gerekli, af buyrun efendim.)

Nietzsche morfin çekmez ama beyaz peynir ve kavun eşliğinde kafayı bir güzel çeker. Akabinde de Böyle Buyurdu Berduş’u yazar o kafayla. (bu kitaba daha sonra ‘berberler sürttürüyor mu’ bahsinde değineceğim.)

Nietzsche’den laf açılmışken araya şunu da sıkıştırayım. Bugüne kadar bütün felsefecilerin gözünden kaçan hiçbirinin ama hiçbirinin dikkat etmediği bir husus söz konusudur ki bu tarafımdan tespit edilmiş olup birazdan sizlere sunulacaktır.

Nietzsche’yi Nietzsche yapan bir fahişedir. Evet, evet bir fahişe. Eğer Nietzsche gençliğinde ilk cinsel deneyimi için geneleve gidip o fahişe ile ilişkiye girmeseydi, firengi mikrobunu kapyacaktı. Ve böyle bunalım edebiyatı, bunalım felsefesi yapamayacaktı. Tanrı’yı öldüremeyecekti.

Konunun özeti şudur ki: hepimiz karizma peşindeyiz. Onun için her şeyi yapabiliriz. Moderniteye hoşt-modern deyip post-modernizme kucağımızı açmış bulunmaktayız. Depresif olmak süper bir şey. Hayatından memnun değilsen, anarşist tavırların varsa sen bir numarasın. Eğer bunun filmini yaparlarsa da “kült film” oluyor.

Peki “ulan madem hayatından memnun değilsin değiştirmek için ne yapıyorsun, bira içip onunla bununla yatmaktan başka?” diye de soramazsınız. Özgürlük, dinime küfreden müslüman olsa, sana ne ulan kalıpları hazırdır.

Hasılı “delirinceye dek morfin çekeceğim” deyip burnumuzu bile çekemeden karizma yapıyoruz; gözünü seveyim post-modernizmin.(postumu yedim bekliyorum!)

Epigrafımızda ne dedik:

“Dost dost diye Nietzsche’sine sarıldım

Benim sadık filozofum Neyzen Tevfik’tir”

Nietzsche’den biraz bahsettim, sadık filozofumuz Neyzen Tevfik Bey’e bir başka yazıda uzunca değineceğim.


“Nikahına beni çağır sevgilim” dizelerinde hayat bulan eski sevgilinin nikahına gidip şahit olma ve dahi damat beye mutluluk dileme fantezisinin yerini, ayrıldıktan sonra zaman zaman buluşup iki kadeh attıktan sonra eski sevgiliyle sevişme fantezisine bıraktığını görüyoruz.

Değişen şeyler olsa da baki kalan bu kubbede hoş sada dışında bazı kalıtsal özellikler de oluyor elbette. Temsil yukarda örneklediğim durumda değişen şey nedir? Çeyrek yüzyıl önce eski sevgilinin nikahına gidip “eski bir tanıdık” rolünü oynama sapkınlığı ile eski sevgili ile sevişmek/görüşmek/öpüşmek arasında pek bir fark yok. Manyak yine manyak

Damarlarımda az buçuk milliyetçi-faşizan kanlar dolaştığından her ne kadar Türklerle dalga geçilmesine çoğu zaman tahammül edemesem de “ulan var mı böyle rahat millet, kendimizle de dalgamızı geçeriz ne var” diyerek o damarlarımda az buçuk dolaşan miliyetçi-faşizan kanları beynimden uzağa pompalayayıp “Türk müsün?” sorusunda ifadesini bulan malum ironiye olumsuz bir reaksiyon göstermiyorum. Bilirsiniz o basmakalıp lafları, “Türkler” diye başlayan masallar… Hatta radyocunun biri bunun kitabını yazmıştı yanılmıyorsam, “Türkleri Anlama Kılavuzu.” İşte bu büyük komik Türk destanı içinde, pileli ve bol kesim kumaş pantolonun cebinden malum organlarına ulaşıp şöyle bir tombala çekercesine sallayan insan modeli, oldukça ilgi çekmektedir.

Cem Yılmaz oyunlarının vazgeçilmez espririlerinden olan “uzaydaki Türk” imajı bize çok şey söyler: “Evet arkadaş biz neysek oyuz, tamam sen benim kafama o oksijen tüpünü geçirirsin ama asla engel olamazsın benim sigara yakmama yahur malum organımla oynamama.”

Modern zamanlar, ikinci paragrafta da imlediğim gibi, çok şeyi değiştirse de “eşşeğe altın semer vursan eşşek yine eşşek, üstelik iki ş’li hâlâ” kabilinden bazı şeyleri değiştiremiyor. Baştan beri ağzımda ısladığım baklayı çıkarayım artık, diyeceğim şu ki: Ben; bir Pazar sabahı mahalleden arkadaşlarıyla Doğan görünümlü LPG’li Şahin’inin arkasına biraları istifleyip mangır yeterliyse birkaç hatunu da zulaya alıp ormanlık alanlara mangal yapmaya giden ve bu mangal başında mistik bir ritüelmişçesine sağ elini iki bacağının arasına atıp hatır hutur kaşıyan adamla; kafasında kasketi, bol kesim pantolonu ile uyuşturucuya hayır diyen ama esrar tenekesine düşmüş gibi görünen, şarkımsı bir şeyler mırıldayan karakan’dan cankan’a geniş bir yelpazede kendini gösteren bir yaşam tarzının koynundaki, bir eli daima ağzının yakınında, diğeri ise tıpkı piknikçi dayı gibi malum organına doğru kayan ama ellemeye cesaret edemeyen adamlar arasında pek fark göremiyorum.

Bu girift tezadın içinde boğulmak üzereyken telefonum çaldı:

- nasılsın canım?

-yol yorgunuyum bi’ tanem, aklımı da bi’ şey takıldı deyip üstte yazdıklarımı anlattım.

Cevabı tek kelimeydi:

- hip hop son derece Türk işi bi şeydir..

OYUNLAR

3 November, 2006

“Sen kazandın; ama ben haklıydım” diye biten güzel bir Ezginin Günlüğü şarkısı vardı, adı: oyun.

Oyunlarda her zaman haklıların kazanmadığını, ‘işte acı gerçek’ dercesine anlatan bir şarkı.

***

Oyunlar yalnızca küçükken mi oynanır? Gazoz kapaklarıyla oyunlar oynardık, bilenler vardır; ya da misket/bilye oynamayı hemen herkes bilir. Onlara ne kadar değer verdiğimizi nasıl önemsediğimizi de hatırlarsınız. Büyüyünce gazoz kapaklarını/misketleri/bilyeleri attık, onların saçma değersiz şeyler olduğunu düşündük; fakat bu sefer başka şeyler biriktirdik, önemsedik: para.

***

Adam asmaca diye bir oyun vardır bir de. Gerçi artık demode olmuş hatta ‘damsız AB’ye girme çabaları’ ile tedavülden kalkmış bir oyun bu. Onun yerine ‘adam beslemece’ oynanmakta; bu daha uzun sürüyor, oldukça sıkıcı ve bir yığın mızıkçısı var.

Bunun yanında çokça oynanan sevilen bir oyun daha var: isim-şehir. O da çok populer, ‘bağdat, telafer, karikatür, soykırım’ falan yazılıyor.

***

Oyunlar masum değil artık. En kötü ihtimalle zengin çocuk topunu alıp gitmiyor, zalim çocuk topları üzerinize atıyor.

“Sen kazandın; ama ben haklıydım”