Omuzları üzerine tel tel düşen, kakülleri alnını kapatıp kaşındaki hızmaya dokunan siyah saçları vardı. Dolgun, kalın dudaklarını kıpkırmızı boyamıştı. Teni ürkütecü şekilde bembeyazdı. Ve o beyazlığa ahenk veren iki kara leke, gözleri… Havalar soğumaya başladı ya, hoş bir hırka vardı üzerinde. Rengi mi? mora çalan bir yeşil!

Bense tam karşıda oturmuş kendimi bekliyordum. Henüz kendime gelememiştim. Üzerimde allak bullak düşünceler, göz alıcı vehimler, kısa kesim düşler vardı. Rengi mi? Siyahtan bolca çalan bir beyaz! (Kahperengi kazağımı giymiyorum artık.)

*

Kendime geldiğimde pek hoş karşılanmadım, oysa bayram ardıydı ve şeker olmasa da kolonya ikram edilebilirdi. Kendim kendime ‘neden erken geldin, ben burada beklerdim’ gibi laflar etti. Kendi kendime güldüm.

Ben kendi kendime gülünce o da bir şeylere güldü.

Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. “ne zaman evlenicez” diyene “iki bayram arası evlenemeyiz” demek yerine “kaşının üzerinde gözün var” dedim. “aa evet” dedi, “haklısın.” Öptüm gibi saçmasapan bir veda sözüne alafranga bir bye bye ekleyerek kapadık telefonu.

Diğeri bıraktığım gibi duruyordu. Düşünen adam heykelinin yanında tek başına oturuyordu, gittim ben de yanıbaşına oturdum. Cebimden naneli marlboro paketimi çıkardım, “yakar mısın?” dedim dudağımdaki sigarayı ona yaklaştırarak; hırkasının sağ cebinden siyah bir çakmak çıkarttı, yaktı.

“teşekkür ederim.”

Yanıtsız kaldı teşekkürüm, bir şey de beklemiyordum zaten.

*

“o kadar güzelsin ki” dedim, “çok çirkin kaldım yanında.”

“neden küçük harflerle konuşuyorsun” deyince bunu yeni farkettiğimi belli etmeyip “sen de küçük harflerden cümleler yapıyorsun” dedim.

“demin bir şey demiştin?”

“teoman’ın bir şarkısı”

Sigara öksürttü, hemen ardından burnum akmaya başladı, hep böyle oluyor, gereğinden fazla duman çekersem burnum akmaya başlıyor; “bi selpak versene” dedim, “yoksa hırkana silerim burnumu.” Selpağı falan olmadığını söyledi, siyah kadife ceketimin ceplerini yoklayıp bozuk para çıkardım, “hadi hemen al gel şurdan.” Aldı geldi.

Üşüdük.

Kanayan yaralarını gördüm, görmezden geldim. Yüzüme baktı, ağladı. Ağladı, kimse görmedi. Kimsenin bizi gördüğü yoktu, kimsenin bizimle bir işi yoktu. Biz, bu “biz” kelimesini de tanımıyorduk.

Ruhumdaki ısırıkları gördü, “fena” dedi, “ısırılıp bırakılmış bir elma gibi sararmış.” Yüzüne baktım, anladım. Anladım, kimse bilmedi. Kimsenin bizi bildiği yoktu, kimsenin bizimle bir derdi yoktu. Biz, bu “dert” kelimesini de tanım(layam)ıyorduk.

İncecik, ak bilekleriyle hırkasının sol cebinden kısa winston paketini çıkardı. Bana da uzattı, aldım. Ceketimin iç cebindeki çakmağımla yaktım, sigaralarımızı.

*

Ellerini yukarı kaldırıp gökyüzünden iki yıldız kaptı. Sonra onları gözlerine takıp sordu:

“âşık olalım mı?”

“aşk keçiboynuzudur”, diye ukalalık yaptım, “azıcık bal için bolca odun yemektir.”

“boynuz yemektir belki de” deyip kahkahayı bastı.

*

Anlamsız bir gülme krizine tutulmuştuk. Dakikalarca güldük öyle, karnımızı tuta tuta, bata çıka güldük. Ardından küçük gülüşler, ve sessislik.

“akşam oldu.” dedi.

Kavga ettik. Mektup, zarf ve pul yüzünden bir kavga. “mektubu sen yaz” dedi, “yazım çirkindir benim, yazamam” dedim, “ama pulum var.”

*

Mektup, zarf ve pul konusunu kapattık. İçimizden geçenleri topladık, sonra tekrar dağıttık. Suçlarımızın kepek problemi vardı ve bir bir ortaya döküyorduk biz onları. Dökülsünler.

Mahçup, hafif ve hâlsizdik. Gözlerinin içinden gemiler geçiyordu, gemiler geçiyordu gözlerinin içinden. Rock müzik, züppe erkek, orospu kız, kült sinema, dar kot, mini etek, uzun saç, kayıp edebiyat, paralı seks, parasız seks, ucuz hayat, eski kaşar, kırmızı şarap ve yalan gerçekler üzerine konuştuk. En çok o konuştu, en çok o dinledi.

*

“hadi cehenneme gidelim, üşümeyiz.”

“peki.”

ÇİVİ MESELESİ

29 October, 2006

Ayrılık hallerinde sığınacak dostlar arar insan; rakı, sigara, arkadaş sohbeti…

Arkadaşların teselli ederken kullandıkları joker kelimeleri vardır: “hayırlısı olsun”, “çivi çiviyi söker boş ver” gibi..

Kimi sevgililer vardır beton çivisi gibidir, hiçbir yeni sevgili sökemez, sökmeye kalktığında senden de bi şeyler kopar, gider; bi şeyler mi dedim, çok şeyler gider çok..

Ama kimisi de vardır ki cam çivisi gibidir, yeni sevgiliye bile gerek kalmaz, elinle sökersin, ufak bi iz, küçük bi nokta, zamanla silinir gider…

Aynı metafordan devam edersek çok sevgili değiştiren birinin delik deşik olduğu; bir kaç sevgili bulunduranların da çivili yatak üstünde yattığı sonuçlarına ulaşabiliriz.

AŞK, KONUŞABİLMEKTİR

29 October, 2006

Aşk denen efsunlu hâli başlatan gözse; onu görünür kılan, yaşatan, büyüten de sözdür. Söz hem örter aşkı hem gösterir.
Aşk dile gelmek ister, söylenmek ister. Platon tam olarak ne demek istemiştir bilmiyorum ama platonik aşktan anlaşılan ‘sevdiğini söylememek’se buna itirazım var benim. Yeryüzünde söylenmemiş, sevgilin ve dahi hiç kimsenin haberi olmamış bir aşk var mıdır? Yahut ona aşk denir mi?
Aşk, bir çift göz, zifir saçlar, içli bir bakış mıdır? Yahut güzel pembe memeler, dolgun kalçalar, ince bel midir? İnsan bunlar için mi âşık olur?
Size bir sır vereyim mi? İnsan konuşabileceği birine âşık olur. Aşk fena hâlde konuşma arzusudur. Sevgililer durmaksızın konuşmak, isterler. Heyecanla, coşkuyla, gözlerini yıldız yapıp nehir gibi, ırmak gibi konuşurlar, anlatırlar.
Konuşacak bir şey kalmadığında, aşk biter!

Eğer sevgililerin konuşacak bir şeyleri yoksa ortada aşk da yoktur.

 

Yalnızlığı gidermek değil midir bir yerde aşk dedikleri şey? Herkes bir başına olmayı ister çoğu zaman ama kapıyı anahtarla açmak koyar herkese. Konuşacak birini arar.

O bazı başlangıçlarda olan susup bir şey diyememe donakalma durumu da gelecekteki nice konuşmalar için bir ‘es’tir sanki.

Söylenmeyen şey unutulur. Üç beş yaşlarında yaptığınız yaramazlıkları anneniz, babanız, halanız, dedeniz o kadar çok anlatmıştır ki aklınıza kazınmıştır artık, yetmiş yaşına da gelseniz unutmazsınız. Oysa kimseye –kendinize bile- anlatmadğınız çok değil birkaç önceki bir olayı belleğinizin anımsaması çok zor olacaktır. Aşk, söylenmezse yalan olur, söner alevi.

Almodovar’ın çok güzel bir filmi var: Konuş Onunla. Benim söyleyip isteyip de beceremediğimi sinemanın eşsiz diliyle anlatır o filmde usta yönetmen.

Söz yoksa, kelimeler yoksa aşkdan söz edemezsiniz.

Aşkla olmadı mı evren, kelimelerle yaratmadı mı herşeyi Tanrı? “Kûn” demedi mi? Adem’e en başta sözcükler öğretilmedi mi?
Aşk kelimelerle yaşar, kelimelerle doğar, kelimelerdir aşk..

Parmak Kaldırmadan Konuşma Özgürlüğü

Recep Tayyip Bey hakkında konuşmak istiyorum.

Hani kendisi de diyor ya “Tayyip Erdoğan değilim; başbakanım”. Çok haklı. Eleştiri ile hakaretin arasındaki sırat köprüsü gibi ince çizgiyi bilmek gerekir.

Girizgahdan sonra konuya girelim. Yahu başbakanımız neden bu kadar çok konuşuyor?
Şehit cenazesi gelir o konuşur,
Lübnan’a asker gidecektir o konuşur,
Ekonomiyle alakalı bir mevzu vardır o konuşur,
Papa bir şey der yine o konuşur o cevap verir,
Şu olur bu olur o cevap verir…
Madem ulu başbakanımız her şeyi biliyor, her konuda kendini söz sahibi hissediyor, neden hükümet falan kurulur ki bu ülkede? Mesela bakanlıklara ne gerek var? Dış işlerine Recep Tayyip Bey bakıyor, ekonomiden Recep Tayyip Bey anlıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı da olmasın, Papa bir şey derse ulu başbakanımız yanıtlar.
vs. vs.
Hayır, anlayabilmiş değilim, bu ne hevestir, bu coşkudur, bu ne Cem Uzan havasıdır, bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur?

**

Bir Aylık Müslüman Yakıştırması

En çok medyaya yüklenilir bu konuda.
Lakin bana garip gelir.
Gazete editörü falan olsam kara kara düşünürüm, ulan hiçbir şey yapmazsan kafir diyecekler; yaptığında da bir aylık, göstermelik gibi ithamlarla yüzyüze geleceksin.
İşin garibi lafı eden insanlar 12 aylık müslüman ya zaten ondan böyle gazeteleri, tvleri eleştiriyolar.
Kendileri beş vakit namaz kılarlar, her türlü ibatedini eksiksiz yaparlar, öyle gazete-tvler gibi ramazan ayında müslüman olduklarını hatırlamazlar değil mi?
Geçen gün haberlerde çıktı, bir adam orucunu bozdu diye 11-12 yaşındaki çocuğunu öldüresiye dövüyor, bacağına kalem saplıyor. Bu cehaletle on iki ay boyunca müslüman olun siz e mi?

**

Türklüğe Hakaret, 301. madde, Elif Şafak

Elif Şafak‘ın son romanı Baba ve Piç’in dava edilmesiyle tekrar gündeme gelen anayasının 301. maddesine göre “türküğe hakaret” cezalandırılır.
Bu kadar basit, bu kadar doğal, bu kadar olağan..
Hâlâ farkında olmayanlar var, anımsatmak gerek: bu ülke milliyetçilik temeli üzerine kuruldu ve Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir!
Tarihi cumhuriyetle sınırlandıran aydınlarımız bile bu “301″ çerçevesinde konuşurken -atıp tutarken demeliydim belki- bu gerçeği yok sayıyorlar.
Sebepleri irdelenmelidir, önyargı kadar zoryargı da sözkonusudur ki bu ülkede “türk milliyetçiliği fobisi” sözkonusudur.
Sanırım bundan kaynaklanıyor “türk” sözü korunduğunda, iyi bir yerde kullanıldığında, deyim yerindeyse kimilerinin etekleri tutuşmakta.
Üstte imlediğim gibi T.C. bir ulus devlettir, her devlet varlığını korumak için yasalar koyar.Bu ülkede Türklüğe hakaret edemezseniz, ederseniz cezalandırılırsınız, bu kadar basit! Nasıl ki Atatürk’e hakaret edilmiyorsunuz Türklüğe de hakaret edilmez. (Atatürk’e hakaret sözkonusu olduğunda cezalandırılması için çırpınanlarla, Türklüğe hakareti düşünce özgürlüğü kapsamına almak isteyenlerin aynı isimler olması da ayrı bir garabettir.)

Gelelim konuyu gündeme getiren romana. Baba ve Piç’i okuduğumda henüz bu olaylar patlak vermemişti. Ve ben de okurken bir Türk olarak hakarete uğradığımı düşünmedim, ‘keşke şurası şöyle olsaydı’ dediğim yerler olduysa da maddede belirtildiği gibi ‘alenen’ bir hakaret görmedim. Ama ben yargıç değilim. Bu ülkenin yargıçları var, bu ülkenin adaleti var. Davayı görürler -ki beraat kararı verdiler.

Ee, daha ne konuşuluyor, nasıl ki Kemal Kerinçsiz denen adam böyle bir konudan prim yapmaya kalkışmışsa, fırsat bu fırsat diyen demokrasici, hümanist, barışçı ve dahi tüm bu kelimeleri anlamlarından uzaklaştıran güruh ‘düşünce özgürlüğü’ diye ses etmeye kalktılar.

Düşünce özgürlüğü devletine, talihine sövmek midir? Düşünce özgürlüğü her şeyi kuralsızca söyleyebilmek midir? Ben şimdi size ‘orospu çocuğu’ dersem sizin gazeteleriniz dergileriniz bana dava açar kazanırsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidip ben düşüncemi özgürce savundum mu diyeyim?

**

RAMAZAN DAVULCULARI

Herkesin bir çalar saati var, oruç tutmak isteyen bir şekilde kalkar zaten; bu yüzden ramazan davulcuları son derece gereksiz. Lakin gelenek diyoruz, adet diyoruz, iyi madem öyle olsun diyoruz.
Olsun..olsun da..
Yahu bu ramazan davulcuları özellikle musiki zevkinden yoksun, kulağı olmayan, davula dan dan vurmayı marifet sanan insanlardan mı seçiliyor?
Öyle değilse Ankara’ya bunlardan verilmiş en azından. Oruç tutuyorum ben zaten, yani o saatte beni uyandırmasına itirazım yok; ama afedersiniz kafamı s.kiyor tabir-i caizse. Nedir öyle ya? Mâni falan dersen zaten yok, bari davulu güzel çal be adam!
Bu böyle olmaz, belediye bi şeyler yapsın; onlarca yetenekli üniversite öğrencisi çocuklarımız var, ramazan boyunca her sokak başına bir bateri konulsun, sahur İyi fikir değil mi? sizin daha iyi fikriniz varsa o olsun; ama yeter artık ben bu dandını dandını, rasgele, zevksiz melodileri duymak istemiyorum.

KETUM AŞK BALADI

29 October, 2006

yıkayınca geçmiyor kokun” (F.D.)

Parçaları kaybolmuş bir yapbozdu hayatım, getirdin eksik parçaları, tamamladın beni. Yaşamak için bir sebep lazım, bir bahane… Sen varsın ya. Daha ne olsun! Geldim sana her şeyimle. Kesmekeş.. yorgun.. keyifsiz.. tutuk.. ve teşne.. Sen karşımda bir ilah gibi.. peri gibi.. prenses gibi.. benim gibi.. sen!
Kaçak yolcusuydum sanki hayatın, kaçırdığım istasyonlar ardımda. İnsem… Gitsem bir kalbe, çalsam kapıyı. Üç günlük misafir karşılaması. Yine yanlış gelmişim.
Kalbim senin hayatım, kalbim senin. Geldiler, oturdular bir çay içtiler yahut kahve; yatıya kaldı kimileri. Ama hepsi misafir… Sen yerleştin, eşyalarını getirdin, ellerini, tenini, sesini, kokunu; yerleştiler hepsi bir bir yerlerine. Senin artık burası. Kokun sinmiş her yere.

Yüzünü özledim, gözlerini.. Gözlerini ovuştursan da anladım, mor menekşeler gibi açmış yalnızlık, göz altlarında. Mutevazi ve mutevazı iki gül bahçesi. Siyah bir gül tam ortada. Dudakların utandı, yalanlarından ve söyleyemediklerinden, kıpkırmızı olmuş bu yüzden. Dudakların dudaklarımın arzusu. Alnında bir çizgiyim ben! Sana bakmak güzel şey. Burdan bakınca intiharıma benziyorsun.

Gel otur yanıma. Yaşlanınca gidersin. Yüzüne düşmüş bir gülün gölgesi. Beni üşüme. Beni düşün. Çok üşüdüm seni. Giyin. Gel otur yanıma. Sonra soyunursun. Sonra benimsin. Rüzgara ver yüzünü. Yaşlanınca gidersin. Sus! Karış kanıma. Konuşursan bitersin. Yüzüne düşmüş bir gülün gölgesi. Belki seversin*

Kelime mi bilmiyorum onlar mı beni bilmiyor? İkisi de değilse yetmiyor bunlar. Biraz cin katıp yeni bir kelime mi hazırlasam, alkol oranı fazla sert bir kelime. Sen daha iyi bilirsin belki. Gece, sabah olunca uyanıyor da hece kalıyor be güzelim içinde adamın. Bir kelime olamamak en acı, sen de iyi bilirsin. Kelimelerini bükünce bana benziyorsun.

Bıçak yarası olsaydı daha iyiydi, olsun, bunu çekelim.
“Ama.”
Yorganı uzatıver.

Kapıyı açtın, gözlerini kapadın. İçimden geçen içinden geçiyor. Yüreğinin atışı yüreğime denk. “Ben senin bildiğin kızlardanım bebeğim, ben senin bildiğin kızım, ben seninim.” Acıtınca kotumun düğmeleri, boşta kalan elinle ışığı kapat aşkım. “Aşkın değilim bebeğim, bitanen de değilim, ben senin bildiğin kızlardan değilim aslında; yalan söyledim bebeğim affetme beni.” “Issız bir hayata düştüm, seni aldım yanıma.” Boş kalınca fısıldıyor dudakların. “Sevişirken araya karbon kağıdı koymayalım hayatım.” Eğiliyorum, iki mutevazi arter… Kayboluyorum. Ellerin gözlerin. Ellerim gözlerim. Türkçe sözlü hafif batı sevişmesi mi bu? “Bebeğim.” Gülme. Birazdan deprem olacak! İki fay hattı dizlerin. Kısa cümleler gibi küçük öpüşler. “içeri geçince Müslüm Gürses’in son albümünü açalım olur mu?” Bunu söylemedin. Duydum ama ben. Ellerin ellerimdeyken şarkı söylüyorsun. “Ellerim bile çirkin benim, ben en iyisi değilim bunu hazmet” Gülüyorsun güller açıyor. Hayır gül falan yok. Bu aşkta gülün de bülbülün de yeri yok! Menekşe onlar. Kurumadan mürekkebin, bir küçük öykü yazmamı istiyorsun. “Sen dalga, ben çıplak bir ada” Biliyorum bebeğim, biliyorum, bu hâldeyken bize ambulanslar bile yol verir, durur dünya. Göğünde kanat çırpan bir kuşum. Maviliğinde, derinliğinde… Güzellik tanrıları ilham almış olmalı bedeninden. Ellerimin arasında, beni çarpan tek içkisin, sek içkisin. Bu hâlinle bana çok benziyorsun.

Işığı kapatıp lambayı açarken küçük su şişesinden soğuk soğuk içiyorsun beni, dudakların daha bir güzel. Daha bir benim. Boğuluyorum nehirlerinde. Kaç fâilatün kaç mefâilün, gülüyorsun. Ten dili ve âb-ı hayatı mı bu? Bedeninde baştan yarat beni. Tamam güzelim, biliyorum biz iki heceyiz bir kelime oluşturan, mübalağa yapmak istedim sadece. “Sus.” Susunca uykuma benziyorsun. Evinde neden abajur yok, tamam o lamba da güzel ama neyse… “Güzelliğime kafiye arama bebeğim, ellerin varken…” Soyunurken öpüşlerime benziyorsun.

Tekel Birası olsa daha iyiydi, olsun, bundan içelim.
“Ama.”
Sigara ver bana, evet yakıp ver

Yüreğimi çevirip çevirip okuyorum. Kim yazmış bu acı romanı. Gözlerim ağrıyor, bitmiyor. Ömrüme tek tek çakılan çiviler, kerpetenle sökülüyor. Biri bana “günaydın” desin. Bitsin. Bayat hayat, tok tutuyor, çok yenmiyor. Sus! N’olur! Her şey kana muhtaç. Ben sana! Birazdan kan çıkacak. Güneşin batışında birikir dağların üzeri kanla. Gün doğmak üzere, kan çıkacak birazdan. Uyurken düşlerime benziyorsun.

Atalım eskilerimizi.
Bu cümlenin öznesi özlenendir güzelim.

Günaydın sevgilim. Kahvaltıdan önce sevişelim. Gülüşelim sonra. Bölüşelim, bitsin hayat. Kafiyeleri de silelim ne dersin? Uymasın birbirine hiçbir şey. Senin dışında hiçbir şey istemiyorum içimdeyken sen, içindeyken ben… Ne diyordum, atalım eskilerimizi ve eksiklerimizi. Ve dahi kesiklerimizi… Sen bileklerini kestiğini iddia ediyorsun ben dileklerini… Hâlâ yaşıyorsan ben haklıyım güzelim. Kesme bir daha dileklerini… Tarifi yok hâlimizin, iki ay kaşığı gülüş, bir emek karşılığı öpüş ve bir kalabildiğine sevgili kısık ateşte kırıştırı(lı)nca olmuyor. Kötü değil ama bu. Kimse tutturamaz kıvamını. Kimse bilemez bizi. Kimse bizim gibi yaşayamaz. Kimse sen, kimse ben olamaz. Bir araya gelince anlamlı bir kelime olan iki heceyiz mi demiştim, yalan! Bir araya gelince her şeyi bozuyoruz, her şeyi anlamsız kılıyoruz, güzel olan bu. Yaklaşıyoruz, uzaklaşıyoruz, uçuyoruz, konuyoruz, uyuyoruz, rüya yaşıyoruz, gerçek görüyoruz, biliyoruz, sıcaklığımıza çay koyuyoruz, susuyoruz, şaşıyoruz, üşüyoruz, bir gülün ağlamasına gülüyoruz, öpüşüyoruz, yalnızlığı omuzlarından sarsıyoruz, yıkıyoruz, kenara çekiliyoruz, sızıyoruz, üzerimizdekileri çıkarıp yıldızlara asıyoruz, bağırıyoruz, kavga ediyoruz, bıkıyoruz, yatıyoruz, kahvaltı yapıyoruz, gidiyoruz geliyoruz gidiyoruz geliyoruz, bedeninin şarkısına bir klip çekiyoruz, ellerimizi okuyoruz, zamanla kafa buluyoruz, zamanla kafayı buluyoruz, kalbimize nazar boncuğu takıyoruz,,,

Ekmek arası olsa daha iyiydi, olsun, böyle yiyelim.
“Ama.”
Gökyüzünü önüme ser.

Kılcallarımda, dolaşırken yorgunluk, nikotin, alkol… Kimse tüketemez ömür denen çektiğimi. Yüreğine oturmaya geldim. Sahip olamadım misafir olayım mı dedim? Bir çay içip gidecek miydim? Kahve mi getirdin? Fal mı baktın? Söyle meraklandırma ne çıktı? Neskafe mi? Olmaz mı yani? Çok bunaldım. Sen başla ben kaldığın yerden ağlarım içimden. Korkarım bu denizi ben ağladım. Şimdi içine daldım. Tut ellerimden. Ağlayınca eski sevgilime benziyorsun.
Püfür püfür değil kütür kütür küfrediyorsun. Apar topar affediyorsun. Öyle böyle değil gece gündüz özlüyorsun. Montunda, ceketinde bir şekilde eve girer erimeden kar, üzerindekileri çıkarılırken şöyle bir serpilir ya etrafa. Öyle anıların kalmış bende, saçıldı odama, yastığıma… Eridi sonra. Sindi kokusu ruhuma. Senli benli değil kanlı canlı seviyorsun.
Bak görüyorsun ya hiçbir şey anlatamadım. Saçmaladım sade. Yazılamayacak kadar güzelsin, kelimelere çevrilemeyecek kadar kendine ait ve yazamayacağım kadar benimsin. Perim.

İstanbul hatırası olsa daha iyiydi, olsun, bu foto da yeter.
“Ama bebeğim.”
N’olur yeter.

*şeref bilsel’den mülhem.

Dünyanın dört bir yanında, ‘Savaşa Hayır’ diye meydanlara dökülen insanların samimeyeti nedir bilemem ama açık konuşayım pek çoğu bana içten gelmiyor. O meşhur slogan da oldukça sıradan, kuru ve anlamından uzak görünüyor. En yakınımıza bakalım: ABD-Irak Savaşı. Daha doğru bir ifade ile ABD’nin Irak’ı işgali. Hatırlarsınız ABD saldırıya geçmeden önceki durumu; Bush ve Blair hariç tüm dünya savaşa karşıydı değil mi? Onların da kendilerince mantıklı(!) nedenleri yahut bahaneleri mevcuttu. E n’oldu? İşgal öyle ya da böyle gerçekleşti. Koca dünya karşı olmasına rağmen iki adam kafalarına göre hareket ettiler. Düşünün iki adam, hadi üç beş de bunların dalkavuğu olsun, bir avuç insan mı dünyayı karşısına alıp işgale yeltendi? Hani herkes savaşa karşıydı? Demek istediğim meydanlara dökülmekle iş bitmiyor.

Modern dünyada metaları çoktan tükettik, duygular da artık içtiğimiz çay gibi, pet bardakta, tadı hiç önemli değil, demi, sıcaklığı, dudak payı, hüç mühim değil. Çay içmeliyim! İç! Sonra at bardağı. Bitti. Üzerine düşünmenin lüzumu yok. Onlar düşünüyorlar. Daha ne kadar ince yaparız şu bardağı, daha ne kadar kalitesiz yaparız da daha çok kazanırız diye. Siz alın, için, atın. Bitti. Duygular da bu hale geldi artık. Ezbercilik çok populer, kimsenin tefekkür etmeye niyeti yok. ‘Savaşa hayır!’ Neden? Evet, soruyorum neden? Bana bunu açıklayabilecek misin? Ben savaşa evet diyorumi buyrun, tartışalım. Kaç kişi mantıklı bir şekilde tezini savunabilecek? Ezbere devam. Savaşa hayır! Geçin bunları.

Rock müziğin salt bateri ve gitar kombinasyonu ile meydana getirilen bir tür olduğunu düşünmek her siyah giyeni satanist, her sakalıyı dedesi sanan zihniyetin işidir yahut konuyla alakası olmayanların sathî bakışı… Konunun çok dışına çıkıp uzun uzun rock müziğin tarihi kökenleri üzerine ahkam kesmek niyetinde değilim. Sdece şunu söyleyim benim için rock müzik başkaldırıdır, koyunlaşmaya isyandır. “Söyleyecek bir şeylerim var, boş değilim, üstelik o kadar sinirliyim ki ve bunları anlamanız için sert oluyorum” der. Belli bir jargona oturtulmuş, ’sevgilim seni çok özledim’, ’sensiz olmuyor’ gibi klişe haline sözler üzerine ritmik melodilerle işin yapan pop müziğin karşısında dimdik ve semsert durabilen müziktir, rock!

Üstteki cümlelerimin kiplerini değiştirip ‘olmalıdır, durmalıdır’ yapabiliriz; zira rock adı altında piyasada bulunan şarkılar/şarkıcılar/gruplar bu dediklerimden fersah fersah uzak. Yine de bereket ki bu benim aradığım rock müziği yapanlar da hâlâ mevcut.

Sanat toplumdan soyutlanamaz. Yaşadığı çağa kayıtsız kalan kendini sanatçı ilan edemez. Benim için konu önemli değil, güzel yazmak hedefindeyim diyen adam sanatçı değildir. Zira yaptığının/yapmak istediğinin sirkteki cambazdan farkı yoktur. O adam da kimsenin yapamadığı şeyler yapar, ama kimseye bir şey vermez, eğlenceden başka. Bunu sanatta yapan kelimeleri eğip bükerek yaptığı denemelere ‘edebiyat’, kendisine de ’sanatçı’ hatta ‘aydın’ nitelemesi yapanlar ne kadar komik! Yalnız edebiyat değil müzikde de aynı düşünce şablonumu kullanabilirim. Yukarda da söylediğim gibi özellikle rock müzikten bunu bekliyorum ben. Irak savaşı şarkılara yansıdı mı? Tabi ki. Yine nispeten azdı. Olması gerekenin oldukça altındaydı. Fakat sokaklara dökülen bilinçsiz çığırtkanlar gibi olmasındansa az olması daha iyi; lakin bu şekilde bir eleme yaptığımızda yani nitelikli eleştiri şarkılarını kalburüstüne çıkardığımız oldukça az iş yağıldığını görüyoruz. Türkü formlarında yapılan çalışmaları yazının sınırları dahilinde olmadığından gözardı ediyorum. Rock müzik sahasında ilk başarılı çalışma sayabileceğim şarkı mor ve ötesi grubun cambaz’ı olsa gerek.

“bütün dünya izler durur

afet-i azam bekler durur

hedefini al, piyasanı al, her şeyi al” sözleriyle hedefini iyi belirleyen, açık, sade ama vurucu bir dili olan şarkının melodik yapısı da oldukça sağlam. Slogan değil kaliteli bir şarkı yapmışlar. Fakat grubun genel duruşu içinde bana pek samimi gelmiyor bu parça. Müziklerine yedirmeye çalıştıkları yüzeysel solculuk çok iğreti duruyor. Yine de olaya seyirci kalmayıp başarılı bir çalışma çıkarmış olduklarından kaydetmeyi lüzumlu gördüm.

Genel olarak başarısız bulduğum Bulutsuzluk Özlemi’nin Bağdat Kafe şarkısı ise hem bestesi hem sözleri bakımından oldukça basit. Hatta savaş üzerinden prim yapıp bu slogancı ’savaşa hayır’ gençliğine ulaşmayı hedeflemişler gibi geldi bana.

Duman son albümleri Seni Kendime Sakladım’da Özgürlüğün Ülkesi ile duruşunu sergiliyor.

“bu ne biçim bahane/yine düştün petrolün peşine/bu ne biçim felsefe/yine sıçtın insanın içine
özgürlüğün ülkesi/adaletin temsilcisi/teröristlerden kurtar bizi”

sözlerinde basit, sanatsızi dolaysız ama diyeceğini çekinmeden söyleyen hedefini bilen bir ifade görüyoruz. Şarkı oldukça başarılı. Duman safını belli ediyor ve oldukça da samimi.

Irak Savaşı için en başarılı duruşu ortaya koyan, en iyi iki şarkıyı sona sakladım. Bunlardan biri Ogün Sanlısoy’un Dön Evine parçası; diğeri ise Tolga Burkay’ın Demir Kanatlılar’ı. Tolga da Ogün de harika yorumcular, Türk rockının en iyi seslerinden. Ve çok iyi beste yapıyorlar. Bu iki şarkı da albümlerindeki diğer şarkılar gibi sözlerindeki kalitesi, melodisindeki uyum ile mükemmel parçalar. Ogün;

“n’oldu sustular her şeyi konuşanlar/n’oldu durdular her şeye karışanlar/kul olundu arsıza boyun eğildi hırsıza/yalan dolan ziyan kalmadı hesap soran

hiç kimseden ses çıkmadı oyunlar kurulurken/hiç kimseden ses çıkmadı çocuklar vurulurken/ama elbet ses çıkar/

bence dön evine çalış hemen ödevine/niceleri denedi de varamadı emeline/hadi hadi hemen eve iyi çalış ödevine/yedi düvel denedi de katlandı bedeline

n’oldu tutuldular hakları savunanlar/n’oldu yutturdular masallarla uyuttular/asıl sorumlular krallar ve soytarılar/kuruldular sofraya ortamı paylaşmaya”

derken asla slogana yer vermeden, asla felaket tellallığına soyunmadan lafını söylüyor ve bunu müziğine mükemmel bir şekilde oturtuyor. “yedi düvel denedi de katlandı bedeline” sözlerinde ‘kurtuluş savaşı’na yapılan vurguyu hissedebiliyoruz. “n’oldu sustular her şeyi konuşanlar” derken lafı gediğine koyuyor tam anlamıyla.

Tolga Burkay albümünde daha geniş bir perspektiften bakıyor savaşa. 1945 adını verdiği II. Dünya Savaşı’nı anlatan şarkısına paranez içinde (dün) diyor, Demir Kanatlılar adındaki Irak Savaşı’nı konu alan şarkısının yanında ise (bugün) notunu unutmuyor. Dün, bugün… değişen pek bir şey yok. İşgalci gene aynı!

“uçun demir kanatlılar/uçun bombacılar uçun/bulun insanları elinizle koymuş gibi/ve çalın ruhlarını bedenlerinden

nasıl olsa mavi sizin, gökyüzünüz/bulutunuz beyaz!/zalim savaş tanrınız/size günah yazmaz!”

sözlerindeki şarkı ‘kuşlar sadece uçun dedi’ epigrafını taşıyor. Şarkınlarıyla küçük öyküler yazdığını söyleyen Tolga Burkay, imgelerler anlatmak istediğini çok iyi veriyor. ‘zalim savaş tanrınız size günah yazmaz’ dedikçe insanın aklına Bush’un ‘tanrı istedi, demokrasi götüreceğiz’ türünden zırvaları geliyor.

İyi edebiyat yapmak isteyenlerin mutlaka bilmesi gereken bir şey vardır: diyelim aşk yazısı mı yazacaksınız, ya da bir aşk öyküsü, yapabileceğiniz en iyisi içinde hiç ‘aşk’ kelimesi geçmeyen bir metin ortaya koymaktır. Söyleyemek istediğinizi kuru kuruya değil imgelerle ifade ettiğinizde sanat yapmış olursunuz. Tolga Burkay şarkısında ’savaşa hayır’ demiyor, Ogün Sanlısoy ‘Abd Irak’tan çekil’ demiyor. Sanat budur. Rock sounduna bunu oturtmayı başarmış, yapmak istediklerini çok iyi kotarmışlar. Çağını sorgulayan, olaylara tavrını koyan sanatçı duruşu bu olmalı. ‘Savaşa Hayır!” çığlıklarınız hiçbir işe yaramaz!


Hamiş: İşbu yazıda kısaca değindiğim Irak Savaşı’nın edebiyatımıza yansıması üzerine bir yazı düşünüyorum. Becerebilirsem yakında bu sayfalarda görebilirsiniz. Sağlam durun efendim, bilinçli olun.