düşündüm, taşındım
17 December, 2006
( sur-gunluk.blogspot.com )
pisuvar
17 December, 2006
Enis Batur‘un hazırladığı bir kitap vardı: Modernizm’in Serüveni.
Modernite üzerine yazılmış makalelerin çevirisinden olşuyordu. İçeriğinden çok kitabın kapağı hoşuma gitmişti. Kapakta ne mi vardı? Pisuvar!
İşte modernizm dedikleri şey buydu galiba diye düşünmüştüm.
Modern dünyanın nimetleri varsa- ki mutlaka var, bunların başında işbu pisuvarlar gelir.
Ne güzel bir icattır o değil mi?
Rahat rahat işersiniz, işerken tefekkür eylersiniz.
İlk kızlar tuvaletine girişim ‘pisuvar var mı acaba?’ merakındandır.
Evime yaptırmayı düşündüm, hâlâ da düşünüyorum, bi arkadaşım çok pahalıya patlar dedi, olsun bir gün çok param olacak elbet.
kişilik oturtması
16 December, 2006
Kişiliği cuk oturmuş insanların diğer zavallı, aciz insanlar üzerinde yorumlar buyurken sarfettikleri cümledir: kişiliği oturmamış.
Saçmalık!
Yahu kişiliği oturmamış ne demektir? Patlıcan mı ki bu oturtacaksın? Yahut ayakta kaldın abi buyur deyip bünyeye mi alacaksın o kişilik denen mefhumu?
Küçükken sanırdım ki büyükler her şeyi biliyor. Sonra anladım, onların da bir şey bildiği yok. Bilgi de işe yaramıyor zaten. Külfet, yük insanın üzerinde.
Bu insanlar kişiliklerini oturtmuşlar, her şeyi biliyorlar da diğerleri hakkında ahkam kesiyorlar. Yahu bir kere söylediğin pek matah bir şey değil ki. Kelimelerin üzerine düşünelim: kişiliği oturmamış; yani kişilik bir giysi gibi, pantolon gibi, ceket gibi üzerine tam olmalı; alıp giymelisin, hazır yani, sipariş. Sana ait bir şey değil. Vitrindeki kişiliklerden birini alıp üzerine giyeceksin yoksa kişiliksiz olursun, kişiliği oturmamış insan olursun.
İlla onlar gibi dogmatik olmalısın, bugün başka düşünüp ertesi gün farklı düşünürsen kişiliğin oturmamış demektir. Bir insan 20 yaşına geldi mi her şeyi çözüp bitirmelidir, bir kişilik seçmelidir kendine. Siktir lan dersem bana da kişiliği oturmamış etiketi vururlar mı?
Velhasıl bu lafı sevmiyorum, kişilik öyle oturacak bir şey değildir efendim; insan ömrünün sonuna kadar sürekli değişiyor. Beyazlarımız kararmıyor mu zamanla, doğru bildiklerimiz yalanlanmıyor mu? Kişilik biçmek ne haddimize, körü körüne hevesler peşinde koşmak, aman ne derler diye hareket etmek hangi aklın kârı?
a) kadın – b) adam
15 December, 2006
“A adam” yok, ama “be adam” var ve dahi günlük hayatta bolca kullanımda.
Bunun yanında “be kadın” da yok “a kadın” var; bakınız buradan derin sosyolojik tahlillere ulaşılabilir.
Şimdi bunu hayal içinde kullanalım:
Radyo ayarıyla uğraşırken yeşilin yandığını görmeyen adama arkadan bir kadın seslenmektedir:
- Yürüsene be adam
Adam tamamen istemdışı olarak şu yanıtı veriyor:
- Sussana a kadin
Bakınız gördünüz değil mi, nerede a, nerede be kullanılıcağı bilinçaltımıza kodlanmış.
Şarkılara bakalım efendim: Gülşen, be adam diyor; Gökhan Kırdar, a kadin..
kayıp|
12 December, 2006
Aşık olmak, birini bulup kendini kaybetmektir demiştim bi’ keresinde; sonra bi’ arkadaşım “birini bulup kendini kaydetmek” de olabilir demişti..
Birini bulmadan kendini kaybedersen aşkla bi’ ilgisi var mıdır?
mucizeler
10 December, 2006
Mucize nedir?
Herkesin inandığı yalanların dışındaki gerçek.
Yahut; herkesin inandığı gerçeklerin dışında bir gerçek.
Gerçek nedir?
Herkesin inandığı yalanlar..
Her şeyin bir inanç meselesi olduğunu sanıyorum. Geçen gün bir dostumla tartıştık; o benimle aynı fikirde değil. Bilimsel bakıyor olaylara, bense “bilimi saçma buluyorum” diyorum. Daha çok tartışıyoruz.
Münazaralı bilirsiniz/hatırlarsınız. Orada “su sıvı değildir” tezini savunanlar bile kazanmıştır değil mi?
O halde mesele yalnızca inanmak ve inandırmaktır. Eminim, şu bilgisayarın varlığına inanmasam, onun yokluğuna tüm varlığımla inansam yok olacak.
Size de mi saçma geldi, bahsettiğim dostum gibi düşünüyorsunuz o zaman.
Aşk Bütün Kötülüklerin Anasıdır
10 December, 2006
GİRİZGÂH
Anadolu Rockçuyduk o zamanlar. Haluk Levent’in her şarkısını ezbere bilir, Murat Kekilli’yi undergraund kahramanımız ilan eder, daha henüz yeni yetme bir şarkıcı olan Şebnem Ferah’ın Kadın albümünü çok sert bulurduk. Düş Sokağı Sakinleri’ni pek anlıyamıyorduk ama Sevdan Bir Ateş şarkısı bizim için oldukça duygusaldı; Ayna ise bir rock grubuydu elbette. Akranlarımız arasında keçeyi sudan çıkarmış tayfadan olanlar orijinal Megadeth albümleri alırlardı; biz Megadeth’i Musicbox’larda bile bulamazdık; belki de bu yüzden Anadolu Rockçuyduk biz.
Gençlik enerjisi bizi daha sert müzikler peşine düşürse de içimizdeki arabesk arzusu bastırılamazdı. Ki ben bunu inkar etmez, arabesk dinlemekten utanmaz, utanmamız gerektiğini söylerdim. Ferdi Tayfur’un eski kasetlerini dinlerdik gizlice ama sohbetlerimiz hep Haluk Levent, Şebnem Ferah üzerineydi. Aslında bunlar bile prim yapmıyordu kızlı-erkekli ergenlik sivilceleri ve ergenlik dürtüleri derdinde olan gençlik ortamlarında. Aşka Özlem adında bir grup vardı mesela hatırımda kalan; sonra üstte de dediğim gibi Murat Kekilli henüz bilinmiyordu —ki biz de onu ‘Murat Ve Yolcular’ adıyla tanıyorduk. Sonra yine Kurban yeni çıkmıştı sanırım. Mor ve Ötesi’ni de bilirdik ama kendimize uzak bulurduk; ne de olsa biz Anadolu Rockçuyduk. Eko TV vardı, onu izlerdik.
Tüm bunlara rağmen dediğim gibi arabeski de inkar edemezdik; Ferdi Tayfur ve Orhan Gencebay hepimizin gizli sığınaklarıydı. Mahsun-Özcan Deniz-Alişan üçlüsü yeni piyasaya çıkmıştı. Ben Mahsun Kırmızıgül’ü ‘Ağlama Sen’ şarkısıyla sevmiştim zaten. Sonra bir gün bir arkadaşım bir kaset verdi. Mahsun Kırmızıgül’ün. Kaset kapağında Mahsun çıplaktı ve kucağında bir bebek vardı. Kasetin adını tam anımsayamıyorum ama ‘özgürlük, insanlık, kardeşlik’ gibi laflarla alakalı bir şeydi; ki zaten malumunuz ‘hepimiz kardeşiz’ felsefesinin kurucusudur Mahsun Kırmızıgül.
Uzatmayım, işte ben bu itali duruşlu, acı geçmişli bağrı yanık delikanlının o kasetini dnlemeye koyuldum. Bazı şarkılar hoştu; ama ne de olsa Anadolu Rockçuyduk ve böyle arabesk hezeyanlarla zaman geçirmek bize yakışmazdı. Yine de hatırımda tek bir şarkı kaldı: Ellerin Kadınısın. Bu şarkı diğerlerinden farklıydı; zira saf arabeskti.
Aradan yıllar geçti. Murat Kekilli Reha Muhtar’la Show Haber’e çıktı; Düş Sokağı Sakinleri dağıldı; kasetler CD’ye döndü, internetle birlikte MP^yaygınlaştı. Biz de dünya müziğine açıldık haliyle. Şebnem Ferah’ın Kadın albümü neydi ki, Megadeth, Opeth, Slayer, ozzy osborne, aerosmith gibi isimlerle ‘sert’in ne olduğunu gördük. (Arada bir yerlerde Pentagram/Mezar Kabul de olacak ama nereye sokuşturağımı bilemedim.)
Pink Floyd ve Nirvana farklıydı ama. Bu iki grup hem moda tabirle ‘kült’ idi hem de yaptıkları/yapmış oldukları müzik oldukça farklı ve çekici geliyordu.
MEVZU
Mahsun Kırmızıgül’ün yeni albüm çıkardığını Beyaz Show’da öğrenim. İnternet marifetiyle şarkılara ulaşmam zor olmadı. Albümdeki şarkılar arasınd ‘Ellerin Kadınısın’ı görünce nasıl sevindim, anlatamam. Sevincim bir anda şüpheye dönüştü; ‘ulan’ dedim, ‘şimdi güzelim şarkıyı berbat bir altyapıyla mahvetmişlerdir, poplaştırmışlardır’. Gelgelelim öyle olmadı, şarkı 10 yıl önceki haliyle albüme konulmuş, hiç dokunulmamıştı.
“kapattım bu aşkın sayfalarını/düşürdüm dilimden senin adını/kalbime kitledim hatıraları/ellerin kadınısın seni sevemem
bir utanç duvarıdır hayatta yerin/çekmekle ödenmez günahın senin/kalbin bendeyse de bedenin elin/ellerin kadınısın seni sevemem
görsen bile beni sakın tanıma/çevir yüzünü git kendi yoluna/arkamdan ağlarsan acımamsana/ellerin kadınısın seni sevemem
bir heves uğruna kendini yaktın/dönüşü olmayan yollara saptın/sen beni allahsız bir kula sattın/ellerin kadınısın seni sevemem”
Nirvana’nın Dumb’dan sonra en sevdiğim şarkısı Where Did You Sleep Last Night’dır. Ellerin Kadınısın’ı yeniden dinleyince aklıma bu şarkı geldi.
“my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
my girl, my girl, where will you go/i’m going where the cold wind blows/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
the husband was a hard working man/just about a mile from here./his head was found in a driving wheel/but his body never was found./my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night
in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through/my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through
my girl, my girl don’t lie to me/tell me, where did you sleep last night/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through/my girl, my girl, where will you go/‘m going where the cold wind blows/in the pines, in the pines, where the sun don’t ever shine/i would shiver the whole night through”
Emre Aydın diye bir çocuk çıktı, ortalığı kasıp kavuruyor tabir-i caizse. Altıncı Cadde’den biliriz kendisini, iyi yorumcu, güzel de beste yapıyor. Onun da albümünde üstte imlediğim parçalarla beraber düşünülebilecek bir şarkı dikkatimi çekti: Kim Dokunduysa Sana Ona Git.
“yapma, dokunma/kim dokunduysa sana.. ona git/nerde unuttuysan beni.. orda kal/ezdirmem kendimi sana
‘yaptım çünkü aşık oldum’ deme, konuşma/ona öyle demezler buralarda/alem inansa sözüne ben inanmam/beş para eder mi varlığın?/ki yokluğun beni acıtsın/alem eğilsin önünde , ben eğilmem/yapma , dokunma/kim dokunduysa sana.. ona git/nerde unuttuysan beni.. orda kal/ezdirmem kendimi sana
sen öğrettin bana ağlamayı/başıma yastık basıp hıçkırmayı/alem affetse seni ben affetmem/onlar gibi değilim ben/adam olmadı hala benden/adam kölen olsun senin, ben olmam”
NETİCE
Ulan hem yazı çok uzadı, siz okumuyorsunuz öyle olunca; hem de başım ağrıyor, canım sıkkın; bu yüzden tutup da uzun uzun tahliller yapabilecek, harikulade bir sonuca ulaşabilecek durumda değilim. Buyrun size üç ayrı şarkı. Üç ayrı ama nerdeyse üç aynı şarkı. İkisi yerli biri yabancı. Yerli parçalar da ayrı kesimleri temsil ediyor. Yabancı olansa bizim dışımızdaki kültürü. Üç şarkıda da tek bir şey var, kelimelerin, melodilerin ardında: aşk ve paylaşamamak! Mahsun ağabeyimiz ‘ellerin kadınısın seni sevemem’ dese de yine de anlıyoruz ki kadına vurgun, hâlâ seviyor; Kurt Cobain biraz rahat takılıyormuş izlenimi veriyor, ‘kadınımsın benimsin, dün gece nerde, kiminle olsan da’ falan demeye getiriyor, lakin onun içinde bir sızı var, ki adam bu sebepten intihar etmedi mi? Belki. Emre Aydın, bağırıyor, ‘dokunma bana, kim dokunduysa sana ona git’ diyor ama şarkı değil film olsa bir sonraki sahnede tam gidecekken kolundan tutup çekecek, ya da sessisce ‘gitme’ diyecek.
Hasılı aşk belalı şey azizim, aşk bütün kötülüklerin anası. (aha bunu da başlık yapayım lan, güzel olur.)
masa*
9 December, 2006
Eşyayla olan münasebetimi layıkıyla tayin edebilmiş değilim. Bilirsiniz, bazı insanlar vardır; eşyayla/eşyalarıyla duygusal bir bağ kurarlar. “Bu saat babamdan hatıra, manevi değeri çok büyüktür.”, “Bu benim uğurlu bardağımdır.”, “Kitaplarıma değil bir çizik sayfalarının kenarlarının bile kıvrışmasına tahamülüm yoktur.” gibi cümleleri vardır bunların.
Hiçbir zaman böyle bağlarım olmadı. Kendimden gayrısını pek sahiplenemediğim gibi, eşyayı da sahiplenemedim. Amma ve lakin, ve fakat hatta cansız varlıkları çok sevdim. İnsanlardan çok sevdim mi, düşünmem lazım. Evet, bazı insanlardan daha çok sevmişimdir mesela şu masayı. Yine dostlarım bilirler, hayvanları sevmem, daha doğrusu hayvanlar benim için bir anlam ifade etmezler, kedi – köpek gördüğümde bir his olursa içimde o da tekmeleme arzusudur. Fakat yapmam bunu da, hiç bulaşmam.
Bir kaleme, sandalyeye, lambaya, kitaplara, cüzdanıma, yatağıma, askılarıma, sehpalarıma… hayvanlardan ve dediğim gibi bazı insanlardan çk daha fazla değer veriyorum. Elimin altındaki hiçbir eşyayı, cansız olarak düşünmedim. Onların da geçmişleri, hafızaları olduğuna inandım. Çay bahçesindeki sandalyelerle, taburelerle evimdeki sandalyeyi karşılaştırdım. Acaba dedim, şu tabure burada çok sıkılmış mıdır, acaba benimle eve gelmek ister mi?
Zaman zaman cinsiyet de atfederim çevremdeki eşyalara. Misal benim için masalar dişidir. Öyle düşündüm hep, aksi aklıma bile gelmedi. Enis Batur da benimle aynı fikirde, o da masasına önem veriyor ve onun dişi bir varlık olduğunu söylüyor.
İyi bir fransızcam olsaydı yahut birazcık araştırma yapmaktan kaçınmayacak kadar tembel olmasaydım; fransızca da masa kelimesinin ‘dişi’ olup olmadığını üzerine de konuşurduk.
Masa dişidir, güzel bir kadındır. Çünkü girerim içine, yavaşça, alır beni. Sıcaklığı vardır, heyecanı vardır. Sonra tenine, dokunurum; üzerinde yazı yazarım, bir şeyler okurum. Bir dölleme söz konusudur, ve masa doğurgandır; masa başından kalktığımda bir şeyler çıkmıştır ortaya. Yazılmış, çizilmiş, okunmuş şeyler vardır.
Bu dediklerim yazı masası üzerine. Bilirsiniz başka masalar da vardır; yazı masasıyla birlikte en çok kullanılanlar, belki de bazıları için tek masa, yemek masaları vardır. Yerde yemek yemenin daha sağlıklı olduğu söylenir, kültürümüzce de kaynaştırıcı, islami açıdansa sünnettir. Fakat yine de rahatlığını ister herkes, masada yemek asalettir, rahatlıktır.
İnsanın kendine ait bir masası olmalı dostlarım. Masa başı işleri sevmem bu yüzden. Zira o masa senin değildir ki, mesai süresince bir aldatmaca yaşarsınız. Yine girersin içine, dokunur vs. filan ama; metres gibidir o, sürekli seninle değildir, sürekli olamayacaktır.
İnsafsız masalar da vardır, ameliyat masaları. Yatıp da kalkamamak vardır.
Bakınız dedim ya, masalar dişidir diye. Hanımların affına sığınarak biraz daha didiklemek istiyorum mevzuyu. “Kıçı yere yakın olan kızdan korkacaksın.” lafını duyanlarınız olmuştur. Gerçekte öyle midir, bilemem. Bilsem de böyle bir yorum yapamam. Fiskos masalarını vardır ya, işte bunların kıçı yere yakındır. Fiskos masalarından korkulmalı mıdır? Adı üstünde fiskos! Ufacık tefeciktir, hemen koltuğun kenarında durur, içten pazarlıklı bir havası vardır. Üzerinde kahveler, çaylar içilip gizli gizli dedikodular yapılır. Yerin kulağı vardır derler, yere lafı ileten bu ufak tefek fiskos masası belki de.
Nikah masası benim için çok bilinen bir şarkıdan daha fazla anlam ifade etmektedir. Büyüktür, devasa bir görünümü vardır. Haşmetlidir. Üzerinde parlak örtüler vardır, yani süslüdür de. İşte tüm bu halleriyle, olgun bir kadına benzer o. Olgun bir kadındır ve gençlerin izdivaçlarına vesile olur.
Bilardo masası, fahişedir. Aptal bir fahişe. Üzerinde o kadar oyunlar oynanır, önemsemez, keyif almaya bakar. Kumar masası, onun çok daha kurnazıdır. İnsanları iyice çeker içine, sonra birbirine düşürür. Belalı bir fahişedir, kumar masası.
Toplantı masası kimseye yüz vermez; ütü masası fedakardır; ve daha türlü türlü masalar. Benim için yazı masası ve yemek masası önemlidir.
*”şeyler” adlı çalışmadan
kuyu
5 December, 2006
Bilimsel araştırmalara göre yeryüzündeki bütün sesler, dünyanın varoluşundan bu yana bütün sesler, atmosferde birikiyormuş; yok olup gitmiyormuş yani.
İnsan da evrenin bir küçük örneği belki. Belki bizim de içimizde bir atmosfer var ve anne karnındayken, hatta daha da evvelinden bu yana ne duyduysak içimizde hapsoluyor. Sonra da buna bilinçaltı diyoruz galiba. Kuyu gibi bi’ şey.
!
4 December, 2006
Kişisel kalkınma planım içimdeki meclisten güven oyu alamadı.
Bunun üzerine sabrı taşan ordum iktidarımı devirdi.
Darbe oldu.
Yeni bir yönetim kurdu bilincim.
Anayasam değişti.
Sıra uygulamada.
Aptal bürokratlar, kadrolaşma falan olmamalı!
hiç
29 November, 2006
şebnem ferah’ın şarkısı var ya, “sen hiç, hiç oldun mu?” diye bağırıyor.
var mı hiç, hiç olan?
**
içimde hiçbir şey yok! yalan! içim, hiç! bir şey de yok!
yalnızca hiç! içim de yok zaten!
**
dibe vurmak, hiç olmak, uyuyamak, yemek yiyememek, gülememek, ağlayamamak..
kötü şey.
hiç’lik kötü.
**
adamın biri kitabını yazmıştı, 2003 müydü sene? okudumdu: sadık yalsızuçanlar, hiç, YKY
(11.10.2006 tarihli bir zırva, kaydedilsin sadece)
nah işareti
28 November, 2006
işaretler sosyal hayatımızı düzenleyen çok ehemmiyetli şeylerdir.
nah işaretinin iki şekilde kullanımı vardır:
birincisi -ki benim de çok sevdiğim- sol el yumruk şekline sokulup serçe parmak yere paralel olacak şekilde tutulur, daha sonra sağ el tokat atacakmış gibi açılır ve pat diye sağ elin üzerine vurulur, bu sırada gevrek gevrek gülmek adettendir, lakin ben gülmemeyi tercih ederim. tercih meselesidir.
diğer kullanımı ise daha çok “alırsın işareti” olarak bilinir, bunun için sağ veyahut sol farketmez herhangi bir el yumruk yapılır fakat baş parmak işaret ve orta parmak arasına sıkıştırılır. hani bunu yapan yaşlı bi nine vardır da tabolaları vardır, hatırladın di mi? yok o mona lisa, yaşlı kadın diyorum. hah tamam hatırladın işte.
nah işareti gerektiği yerde kullanıldığında çok işe yarar ve unutulmamalı kullanılmalıdır da. gençlerde görüyoru şimdi batı’dan ithal ettikleri “fuck işareti”ni kullanıyorlar, orta parmağı yukarı kaldırıp karşındakine göstermek şeklinde yapılan bu hareketi tasvip etmiyorum ben şahsen, trafikte falan denk geliyor inip dövüyorum. hani nah işareti yapsa eyvallah abi hata ettim der geçerim ama fuck işareti hoş değil, bizden değil bi kere, sempatik değil.
ayrıca “nah işareti”, “fuck işaretine” en büyük farkı ses cikartma ozelligi ile atar, izliyoruz böyle filmlerde falan, abd’de kaldığım dönemde de gözlemledim, bu amerikan gençliği anlamsız sessiz kuru bir işaret yapıyolar.. ama bu başlıkta bahsedilen nah işareti müthiş bir ses efekti verir, daha bi anlamlıdır
senden önce.. senden sonra..
18 November, 2006
“yalnızım uçurum kıyısında
hayat ve ölüm arasında
tüm hayatım akıp geçiyor
ayaklarımın altında”*
hani o beraber izlediğimiz filmdeki gibi silemiyorum her şeyi, hani o beraber bağıra bağıra söylediğimiz şarkıdaki gibi “gelsin biri gitsin biri/sikicem gelmişi geçmişi” de diyemiyorum.
örgü kazaklar vardı ya eskiden, işte öyle söktük birbirimizi, dağınık ipleriz.. kediler oynuyor, farkında değiliz. tekrar alsak örsek, eskisi gibi olmaz biliyoruz.
derin yaraladık. yetmedi, sürekli kabuğunu kaldırdık. iz kaldı. biliyorsun.
senden önce.. senden sonra.. daha kaç vücut gerek bana, daha kaç bira, kaç sigara..
bak kötü şeyler hep.
yaşıyorum ama.
*teoman
Fenâ Hâlde Leman Yazıları — Gitme Lütfen
16 November, 2006
Mevsim yazdı, ben sildim, o yazdı, ben sildim. O mevsimle aram bozuktur hep. Sonbahar geldi sonra ve bitti.
Üstüme gelme n’olur?
Denizin ortasındayım ve biliyor musun bir damla su yok! Ve bilmiyorsun boğuluyorum. Ve edepsiz aşklar..
‘Ağlama” dedim, ağladın. Yalnızlık beslemişsin, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmişsin. Evinin başköşesine oturtmuş, tüm ipleri eline vermişsin. Almamışsın saatlerini geri, yaşamamışsın fazladan. Eksik kalmışsın. Ağlamışsın bol bol, hepimizin yerine.
Sonra birden kırıldı, bin parçaya bölündü. Cam desem değil vazo desem değil. Battı ama aykalarıma, kanattı. Ellerinle topladın sen, ellerini kanattın. Eğilince yere, göğsünden yıldızlar düştü.
Demiştim daha önce, profilden bakınca intiharı andırıyor yüzün. Ve kirpiklerinden süzülen bir şeyler var. Acı, nemli, siyah.
— gitme lütfen!
İşte buydu birden kıran, bin parçaya bölen. Tam da buydu, içimi paramparça eden. Gitmeliydim.
Ah kuşlar! Kuşlar kanatlandılar. Kanat sesleri sağır etti kulaklarımızı.
Sus’tuk.
Eskittik sanki birbirimizi. Bilmem çiçek adlarını ben. Zaten sigarayı da filtresine kadar içiyorum, bir dikişte bitiriyorum içkileri, bir nefeste çekiyorum kokunu içime. Ama her kadın çiçek ister! İnceldiği yerden kopsun diye düşündün, biliyorum; incelsem kopmazdı, onu da biliyorum.
Seni sevmiyordum, biliyordun. Edip Cansever seni görmediyse, sana bir şiir yazmadıysa bu benim suçum değil.
Ellerini özledim ben, hani o küçük, hani beyaz, senin sevmediğin…
BU AKŞAM DELİRİNCEYE DEK MORFİN ÇEKECEĞİM
8 November, 2006
“Dost dost diye Nietzsche’sine sarıldım
Benim sadık filozofum Neyzen Tevfik’tir”
Derinine incelenmesi ve dahi irdelenmesi gereken garip bir gençlik var, sabahları “Ece Erken”, akşamları “Reha Muhtar ile ana haber” ve geceleri ise “malum noktalı” dizi ve programlar izleyerek büyümüş bir nesil…
Nietzsche’yi pek bir sevmektesiniz. Peki anladız mı Nietzsche’yi? Anlayabildiniz mi? Onun acılarına ortak oldunuz mu dersem, bana kızmak şöyle dursun çok seversiniz beni. Zira depresif takılıyoruz, melankoliğiz, şizofreniz, deliyiz, deli olmak ayıp değil onur.
Ne demiş amcamız: “bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.” İyi, hoş, çek çekmesine; lakin derdin nedir be paşam? Hemen hatırlatalım, neydi Nietzsche amcamızın derdi? Ah bu Lou Salomé denen kadın yok mu? Aşık etmiş koskoca filozofu kendine. (E’nin şekilli olduğuna bakıp Salomé’nin Fransız olduğunu düşünmeyin; çünkü o bir Rus.) Hikâyemizde bir de Nietzsche’nin arkadaşı vardır: Ree. Alsana bermuda aşk üçgeni. İki adam da Salomé’yi sevmektedir. Salomé ise ikisini de oynatmaktadır. Salomé’nin bu iki adamı önüne katıp kırbaçladığını sembolize eden fotoğrafı bir çoğunuz bilirsiniz.
Nietzsche’nin aşkı anskiyeteye dönüşür, evet anlar artık bu çoklu aşktan kendisine bir pay çıkmayacağını ve işte o zaman bu lafı eder: “bu akşam delirinceye dek morfin çekeceğim.” Peki çekmiş midir? Hayır. Ne demişler? İntihar edeceğim diyen asla intihar edemez. Onun gibi belki de. Ama bunu yapmaması onun (Nietzsche’nin) karizmasından bir şeyler eksiltmiş midir? Asla! İşte biz buyuz? Karizma peşindeyiz. Sihirli kelimemiz bu: karizma. Karizmamız sarsılmasından da ne olursa olsun. Tecavüze uğrayan kız bile karizması ayaklar altına alınmasın diye “direnemedim, tadını çıkardım” der. (örnek çok uç ama n’apayım en kıt okuyucuya bile ulaşmak zorundayım, bunun için çarpıcı misaller gerekli, af buyrun efendim.)
Nietzsche morfin çekmez ama beyaz peynir ve kavun eşliğinde kafayı bir güzel çeker. Akabinde de Böyle Buyurdu Berduş’u yazar o kafayla. (bu kitaba daha sonra ‘berberler sürttürüyor mu’ bahsinde değineceğim.)
Nietzsche’den laf açılmışken araya şunu da sıkıştırayım. Bugüne kadar bütün felsefecilerin gözünden kaçan hiçbirinin ama hiçbirinin dikkat etmediği bir husus söz konusudur ki bu tarafımdan tespit edilmiş olup birazdan sizlere sunulacaktır.
Nietzsche’yi Nietzsche yapan bir fahişedir. Evet, evet bir fahişe. Eğer Nietzsche gençliğinde ilk cinsel deneyimi için geneleve gidip o fahişe ile ilişkiye girmeseydi, firengi mikrobunu kapyacaktı. Ve böyle bunalım edebiyatı, bunalım felsefesi yapamayacaktı. Tanrı’yı öldüremeyecekti.
Konunun özeti şudur ki: hepimiz karizma peşindeyiz. Onun için her şeyi yapabiliriz. Moderniteye hoşt-modern deyip post-modernizme kucağımızı açmış bulunmaktayız. Depresif olmak süper bir şey. Hayatından memnun değilsen, anarşist tavırların varsa sen bir numarasın. Eğer bunun filmini yaparlarsa da “kült film” oluyor.
Peki “ulan madem hayatından memnun değilsin değiştirmek için ne yapıyorsun, bira içip onunla bununla yatmaktan başka?” diye de soramazsınız. Özgürlük, dinime küfreden müslüman olsa, sana ne ulan kalıpları hazırdır.
Hasılı “delirinceye dek morfin çekeceğim” deyip burnumuzu bile çekemeden karizma yapıyoruz; gözünü seveyim post-modernizmin.(postumu yedim bekliyorum!)
Epigrafımızda ne dedik:
“Dost dost diye Nietzsche’sine sarıldım
Benim sadık filozofum Neyzen Tevfik’tir”
Nietzsche’den biraz bahsettim, sadık filozofumuz Neyzen Tevfik Bey’e bir başka yazıda uzunca değineceğim.
“Hip Hop Son Derece Türk İşi Bir şeydir”
6 November, 2006

“Nikahına beni çağır sevgilim” dizelerinde hayat bulan eski sevgilinin nikahına gidip şahit olma ve dahi damat beye mutluluk dileme fantezisinin yerini, ayrıldıktan sonra zaman zaman buluşup iki kadeh attıktan sonra eski sevgiliyle sevişme fantezisine bıraktığını görüyoruz.
Değişen şeyler olsa da baki kalan bu kubbede hoş sada dışında bazı kalıtsal özellikler de oluyor elbette. Temsil yukarda örneklediğim durumda değişen şey nedir? Çeyrek yüzyıl önce eski sevgilinin nikahına gidip “eski bir tanıdık” rolünü oynama sapkınlığı ile eski sevgili ile sevişmek/görüşmek/öpüşmek arasında pek bir fark yok. Manyak yine manyak
Damarlarımda az buçuk milliyetçi-faşizan kanlar dolaştığından her ne kadar Türklerle dalga geçilmesine çoğu zaman tahammül edemesem de “ulan var mı böyle rahat millet, kendimizle de dalgamızı geçeriz ne var” diyerek o damarlarımda az buçuk dolaşan miliyetçi-faşizan kanları beynimden uzağa pompalayayıp “Türk müsün?” sorusunda ifadesini bulan malum ironiye olumsuz bir reaksiyon göstermiyorum. Bilirsiniz o basmakalıp lafları, “Türkler” diye başlayan masallar… Hatta radyocunun biri bunun kitabını yazmıştı yanılmıyorsam, “Türkleri Anlama Kılavuzu.” İşte bu büyük komik Türk destanı içinde, pileli ve bol kesim kumaş pantolonun cebinden malum organlarına ulaşıp şöyle bir tombala çekercesine sallayan insan modeli, oldukça ilgi çekmektedir.
Cem Yılmaz oyunlarının vazgeçilmez espririlerinden olan “uzaydaki Türk” imajı bize çok şey söyler: “Evet arkadaş biz neysek oyuz, tamam sen benim kafama o oksijen tüpünü geçirirsin ama asla engel olamazsın benim sigara yakmama yahur malum organımla oynamama.”
Modern zamanlar, ikinci paragrafta da imlediğim gibi, çok şeyi değiştirse de “eşşeğe altın semer vursan eşşek yine eşşek, üstelik iki ş’li hâlâ” kabilinden bazı şeyleri değiştiremiyor. Baştan beri ağzımda ısladığım baklayı çıkarayım artık, diyeceğim şu ki: Ben; bir Pazar sabahı mahalleden arkadaşlarıyla Doğan görünümlü LPG’li Şahin’inin arkasına biraları istifleyip mangır yeterliyse birkaç hatunu da zulaya alıp ormanlık alanlara mangal yapmaya giden ve bu mangal başında mistik bir ritüelmişçesine sağ elini iki bacağının arasına atıp hatır hutur kaşıyan adamla; kafasında kasketi, bol kesim pantolonu ile uyuşturucuya hayır diyen ama esrar tenekesine düşmüş gibi görünen, şarkımsı bir şeyler mırıldayan karakan’dan cankan’a geniş bir yelpazede kendini gösteren bir yaşam tarzının koynundaki, bir eli daima ağzının yakınında, diğeri ise tıpkı piknikçi dayı gibi malum organına doğru kayan ama ellemeye cesaret edemeyen adamlar arasında pek fark göremiyorum.
Bu girift tezadın içinde boğulmak üzereyken telefonum çaldı:
- nasılsın canım?
-yol yorgunuyum bi’ tanem, aklımı da bi’ şey takıldı deyip üstte yazdıklarımı anlattım.
Cevabı tek kelimeydi:
- hip hop son derece Türk işi bi şeydir..
OYUNLAR
3 November, 2006
“Sen kazandın; ama ben haklıydım” diye biten güzel bir Ezginin Günlüğü şarkısı vardı, adı: oyun.
Oyunlarda her zaman haklıların kazanmadığını, ‘işte acı gerçek’ dercesine anlatan bir şarkı.
***
Oyunlar yalnızca küçükken mi oynanır? Gazoz kapaklarıyla oyunlar oynardık, bilenler vardır; ya da misket/bilye oynamayı hemen herkes bilir. Onlara ne kadar değer verdiğimizi nasıl önemsediğimizi de hatırlarsınız. Büyüyünce gazoz kapaklarını/misketleri/bilyeleri attık, onların saçma değersiz şeyler olduğunu düşündük; fakat bu sefer başka şeyler biriktirdik, önemsedik: para.
***
Adam asmaca diye bir oyun vardır bir de. Gerçi artık demode olmuş hatta ‘damsız AB’ye girme çabaları’ ile tedavülden kalkmış bir oyun bu. Onun yerine ‘adam beslemece’ oynanmakta; bu daha uzun sürüyor, oldukça sıkıcı ve bir yığın mızıkçısı var.
Bunun yanında çokça oynanan sevilen bir oyun daha var: isim-şehir. O da çok populer, ‘bağdat, telafer, karikatür, soykırım’ falan yazılıyor.
***
Oyunlar masum değil artık. En kötü ihtimalle zengin çocuk topunu alıp gitmiyor, zalim çocuk topları üzerinize atıyor.
“Sen kazandın; ama ben haklıydım”
fenâ hâlde leman yazıları — 17
29 October, 2006
Omuzları üzerine tel tel düşen, kakülleri alnını kapatıp kaşındaki hızmaya dokunan siyah saçları vardı. Dolgun, kalın dudaklarını kıpkırmızı boyamıştı. Teni ürkütecü şekilde bembeyazdı. Ve o beyazlığa ahenk veren iki kara leke, gözleri… Havalar soğumaya başladı ya, hoş bir hırka vardı üzerinde. Rengi mi? mora çalan bir yeşil!
Bense tam karşıda oturmuş kendimi bekliyordum. Henüz kendime gelememiştim. Üzerimde allak bullak düşünceler, göz alıcı vehimler, kısa kesim düşler vardı. Rengi mi? Siyahtan bolca çalan bir beyaz! (Kahperengi kazağımı giymiyorum artık.)
*
Kendime geldiğimde pek hoş karşılanmadım, oysa bayram ardıydı ve şeker olmasa da kolonya ikram edilebilirdi. Kendim kendime ‘neden erken geldin, ben burada beklerdim’ gibi laflar etti. Kendi kendime güldüm.
Ben kendi kendime gülünce o da bir şeylere güldü.
Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. “ne zaman evlenicez” diyene “iki bayram arası evlenemeyiz” demek yerine “kaşının üzerinde gözün var” dedim. “aa evet” dedi, “haklısın.” Öptüm gibi saçmasapan bir veda sözüne alafranga bir bye bye ekleyerek kapadık telefonu.
Diğeri bıraktığım gibi duruyordu. Düşünen adam heykelinin yanında tek başına oturuyordu, gittim ben de yanıbaşına oturdum. Cebimden naneli marlboro paketimi çıkardım, “yakar mısın?” dedim dudağımdaki sigarayı ona yaklaştırarak; hırkasının sağ cebinden siyah bir çakmak çıkarttı, yaktı.
“teşekkür ederim.”
Yanıtsız kaldı teşekkürüm, bir şey de beklemiyordum zaten.
*
“o kadar güzelsin ki” dedim, “çok çirkin kaldım yanında.”
“neden küçük harflerle konuşuyorsun” deyince bunu yeni farkettiğimi belli etmeyip “sen de küçük harflerden cümleler yapıyorsun” dedim.
“demin bir şey demiştin?”
“teoman’ın bir şarkısı”
Sigara öksürttü, hemen ardından burnum akmaya başladı, hep böyle oluyor, gereğinden fazla duman çekersem burnum akmaya başlıyor; “bi selpak versene” dedim, “yoksa hırkana silerim burnumu.” Selpağı falan olmadığını söyledi, siyah kadife ceketimin ceplerini yoklayıp bozuk para çıkardım, “hadi hemen al gel şurdan.” Aldı geldi.
Üşüdük.
Kanayan yaralarını gördüm, görmezden geldim. Yüzüme baktı, ağladı. Ağladı, kimse görmedi. Kimsenin bizi gördüğü yoktu, kimsenin bizimle bir işi yoktu. Biz, bu “biz” kelimesini de tanımıyorduk.
Ruhumdaki ısırıkları gördü, “fena” dedi, “ısırılıp bırakılmış bir elma gibi sararmış.” Yüzüne baktım, anladım. Anladım, kimse bilmedi. Kimsenin bizi bildiği yoktu, kimsenin bizimle bir derdi yoktu. Biz, bu “dert” kelimesini de tanım(layam)ıyorduk.
İncecik, ak bilekleriyle hırkasının sol cebinden kısa winston paketini çıkardı. Bana da uzattı, aldım. Ceketimin iç cebindeki çakmağımla yaktım, sigaralarımızı.
*
Ellerini yukarı kaldırıp gökyüzünden iki yıldız kaptı. Sonra onları gözlerine takıp sordu:
“âşık olalım mı?”
“aşk keçiboynuzudur”, diye ukalalık yaptım, “azıcık bal için bolca odun yemektir.”
“boynuz yemektir belki de” deyip kahkahayı bastı.
*
Anlamsız bir gülme krizine tutulmuştuk. Dakikalarca güldük öyle, karnımızı tuta tuta, bata çıka güldük. Ardından küçük gülüşler, ve sessislik.
“akşam oldu.” dedi.
Kavga ettik. Mektup, zarf ve pul yüzünden bir kavga. “mektubu sen yaz” dedi, “yazım çirkindir benim, yazamam” dedim, “ama pulum var.”
*
Mektup, zarf ve pul konusunu kapattık. İçimizden geçenleri topladık, sonra tekrar dağıttık. Suçlarımızın kepek problemi vardı ve bir bir ortaya döküyorduk biz onları. Dökülsünler.
Mahçup, hafif ve hâlsizdik. Gözlerinin içinden gemiler geçiyordu, gemiler geçiyordu gözlerinin içinden. Rock müzik, züppe erkek, orospu kız, kült sinema, dar kot, mini etek, uzun saç, kayıp edebiyat, paralı seks, parasız seks, ucuz hayat, eski kaşar, kırmızı şarap ve yalan gerçekler üzerine konuştuk. En çok o konuştu, en çok o dinledi.
*
“hadi cehenneme gidelim, üşümeyiz.”
“peki.”
ÇİVİ MESELESİ
29 October, 2006
Ayrılık hallerinde sığınacak dostlar arar insan; rakı, sigara, arkadaş sohbeti…
Arkadaşların teselli ederken kullandıkları joker kelimeleri vardır: “hayırlısı olsun”, “çivi çiviyi söker boş ver” gibi..
Kimi sevgililer vardır beton çivisi gibidir, hiçbir yeni sevgili sökemez, sökmeye kalktığında senden de bi şeyler kopar, gider; bi şeyler mi dedim, çok şeyler gider çok..
Ama kimisi de vardır ki cam çivisi gibidir, yeni sevgiliye bile gerek kalmaz, elinle sökersin, ufak bi iz, küçük bi nokta, zamanla silinir gider…
Aynı metafordan devam edersek çok sevgili değiştiren birinin delik deşik olduğu; bir kaç sevgili bulunduranların da çivili yatak üstünde yattığı sonuçlarına ulaşabiliriz.
AŞK, KONUŞABİLMEKTİR
29 October, 2006

Aşk denen efsunlu hâli başlatan gözse; onu görünür kılan, yaşatan, büyüten de sözdür. Söz hem örter aşkı hem gösterir.
Aşk dile gelmek ister, söylenmek ister. Platon tam olarak ne demek istemiştir bilmiyorum ama platonik aşktan anlaşılan ‘sevdiğini söylememek’se buna itirazım var benim. Yeryüzünde söylenmemiş, sevgilin ve dahi hiç kimsenin haberi olmamış bir aşk var mıdır? Yahut ona aşk denir mi?
Aşk, bir çift göz, zifir saçlar, içli bir bakış mıdır? Yahut güzel pembe memeler, dolgun kalçalar, ince bel midir? İnsan bunlar için mi âşık olur?
Size bir sır vereyim mi? İnsan konuşabileceği birine âşık olur. Aşk fena hâlde konuşma arzusudur. Sevgililer durmaksızın konuşmak, isterler. Heyecanla, coşkuyla, gözlerini yıldız yapıp nehir gibi, ırmak gibi konuşurlar, anlatırlar.
Konuşacak bir şey kalmadığında, aşk biter!
Eğer sevgililerin konuşacak bir şeyleri yoksa ortada aşk da yoktur.
Yalnızlığı gidermek değil midir bir yerde aşk dedikleri şey? Herkes bir başına olmayı ister çoğu zaman ama kapıyı anahtarla açmak koyar herkese. Konuşacak birini arar.
O bazı başlangıçlarda olan susup bir şey diyememe donakalma durumu da gelecekteki nice konuşmalar için bir ‘es’tir sanki.
Söylenmeyen şey unutulur. Üç beş yaşlarında yaptığınız yaramazlıkları anneniz, babanız, halanız, dedeniz o kadar çok anlatmıştır ki aklınıza kazınmıştır artık, yetmiş yaşına da gelseniz unutmazsınız. Oysa kimseye –kendinize bile- anlatmadğınız çok değil birkaç önceki bir olayı belleğinizin anımsaması çok zor olacaktır. Aşk, söylenmezse yalan olur, söner alevi.
Almodovar’ın çok güzel bir filmi var: Konuş Onunla. Benim söyleyip isteyip de beceremediğimi sinemanın eşsiz diliyle anlatır o filmde usta yönetmen.
Söz yoksa, kelimeler yoksa aşkdan söz edemezsiniz.
Aşkla olmadı mı evren, kelimelerle yaratmadı mı herşeyi Tanrı? “Kûn” demedi mi? Adem’e en başta sözcükler öğretilmedi mi?
Aşk kelimelerle yaşar, kelimelerle doğar, kelimelerdir aşk..